Üstümüze Düşen Işığı Ellerimizle Karartırken

YAYINLAMA: 02 Haziran 2026 / 00.00 | GÜNCELLEME: 01 Haziran 2026 / 17.37

İnsanın öz gücü, haklarına ve geleceğine sahip çıkma iradesi, tepki gösterme duygusu sanki elinden alınmış gibi. Huysuzlanmayan, kötülüklerden rahatsız olmayan, her türlü gidişata sessizce uyum sağlayan bireyler ve toplumlar, yeryüzünün iyiye gitmeyen akıbetinin önünde ne kadar durabilir ki?

Oysa rahatsız olmak, huzursuzluk duymak; Jung’un da işaret ettiği gibi “insanın kendine gelme” sürecine hizmet eder. İnsan ancak rahatsızlık duyduğu yerde önüne düşen bilinmezlerin anlamına yoğunlaşır.

Kendi çağında olup bitenlere duyarsız kalmak, çaresizlik havasının ürettiği karamsarlık içinde yaşamak insanlığın ağrılarını azaltmıyor. Tam tersine, hakikate ulaşmak için sürekli “daha iyi bir gelecek” fikrine sığınırken bugünü okuyamamak, yarının yangınını büyütüyor.

Çünkü yarını inşa etmek, bugünü cesaretle çözümlemekten geçer. “Kader emeğe aşıktır” sözü burada kendini yeniden doğruluyor. Bir yerlerden korunmayı beklemek ya da hakların geliştirilmesini başka güçlere havale etmek, insanı her defasında aynı çukura, hatta daha karanlık bir boşluğa sürüklüyor. Fakat en acı tarafı, düşüşümüzü kabullenmeye yanaşmıyor oluşumuz.

Geçmişin gönüllü köleliği bugün belirsizliklerin, kaosun ve karmaşanın içinde biçim değiştirerek sürüyor. Belki de binlerce yıllık düzen yalnızca kılık değiştirerek yaşamı ezmeye devam ediyor.

Kendimizden, insanlaşmaktan, doğanın etiğinden ve doğa yasalarının ürettiği eşitlik duygusundan kaçıyoruz. Üstümüze düşen ışığı kendi ellerimizle karartıyoruz.

Üstelik tüketim artık yalnızca mallar ya da sermaye üzerinden gerçekleşmiyor; yüzümüz, zihnimiz, duygularımız, vicdanımız ve irademiz de tüketiliyor. Hayatın derin kaynaklarını amaçsız bir hızla eritiyoruz.

Kendi özümüzü, dokunma güdülerimizi ve alçak gönüllülüğü tüketmeye gösterdiğimiz ilgiyi; kötülüğü ortadan kaldırmaya, adaletsizliğe karşı çıkmaya ve ortak iyiliği büyütmeye gösteremiyoruz.

Yerkürenin her boylamında insanlar ve toplumlar artık sosyolojik, ekonomik, kültürel ve sınıfsal ilişkilerini kendi ürettikleri hukukla savunamaz hale geliyor. Oysa Karl Marx’ın hukuk teorisinin hatırlattığı gibi mesele, egemenlerin hukukunu değil; gerçek toplumsal ilişkilerin içinden doğan adaleti aramaktır. Çünkü hukuk devletlerden ya da iktidarlardan önce, ilk insanla başladı. Ve o ilk insan, doğanın, insanın ve tüm canlıların ortak yararını koruyan adaletin peşindeydi.

Jean Baudrillard’ın şu düşüncesi bugün daha da anlam kazanıyor: “İnsan, akıllı makineler üretirken acaba kendi aklına mı güvenmiyor? Yoksa akıldışılığın insan aklına hükmetmesinin yarattığı dehşetin ezikliği içinde mi yaşıyor?”

“Toplumlar iradesini ve öz savunmasını kaybettikçe yeniden köleleştiklerini bile fark etmeyecekler.” Üstelik insanın kendi kendini kandırma hali, birilerinin işine yaramaya devam edecek.

İnsan hayatının ve bilincinin gerçeği diye iddia edilen tarihsel armoninin,  aldatıcı ve yanıltıcı sahte bağlarla örülü olabileceği çokça ortaya konuldu. “İnsanlar bugüne kadar kendi haklarında, ne oldukları ya da ne olmaları gerektiği hakkında her zaman yanlış fikirlere kapıldıklarını” iddia eden Marx’ın haklılığı günümüzde de sürüyor. Çünkü insanlar, başkalarının ürettikleri fikirlere göre düzenlenmişlerdir.

Baldemar Velasquez sözleriyle düşündüğümüzde ise: İnsan yanlış bilgilendirilmiştir ya yanlış eğitilmiştir ya da düpedüz hatalı düşünüyordur. Onun için gelin birlikte inşa edelim diyenle yol almalıyız. Sabit, sert ve katı olup yerküreyi harap eden anlayışla hesaplaşma içinde olanla yan yana olmalıyız.

Hayal gücünden, bağımsız düşünceden ve gerekçeli umuttan uzaklaştırılan her birey, bütün sistemin istikrarsızlığını büyütür. Bu yüzden “tarih, tarih yaşanırken anlaşılmalı” sözünün gereğini yerine getirmek zorundayız.

Adını konuşmaya korktuğumuz korkularımız ihtiyacımız olan her üslubu, iyi niyeti, ilerici ve yapıcı eğilimleri bize yabancılaştırıyor.

Rebecca Solnit’in işaret ettiği gibi, umudu yalnızca geleceğe yaslanan bir bekleyiş olmaktan çıkarıp bugünün dönüştürücü gücüne çevirmeliyiz.

Geçmişte de olduğu gibi belki yenilgilerle yeniden karşılaşacak insan. Ama dünyayı, hayatı ve kendimizi daha iyi bir hale getirme hayalimiz umudu hep ayağa kaldırır.

Artık zamanımızın çoğunu iğne ucu ile tünel kazır gibi çaresizliği meşrulaştırmaya harcamasak mı?

“Uğruna mücadele etmediğimiz bir şeye sahip olamayız.”

 

Yararlanılan Kaynaklar ve Alıntılamalar:

Marx’ın Egemen İdeoloji Anlayışı – Dergi Park

Kötülüğün Şeffaflığı – Jean Baudrillard

Karanlıktaki Umut – Rebecca Solnit

Üstümüze Düşen Işığı Ellerimizle Karartırken
YORUMUNUZU YAZIN, TARTIŞMAYA KATILIN!
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *