Ayma mahpusluğu...

YAYINLAMA: 01 Ocak 1970 / 04.00 | GÜNCELLEME: 01 Ocak 1970 / 04.00

Bir şeyin farkına varmamıza ne engel oluyor? Nerede hangi tuzağa düşüyoruz?

Yanlış algılama tuzağı... “Masanın bir tarafı varmış oradan bakmak yeterlidir.” anlayışı yol açıyor. Hâlbuki masanın önü ve ardı var. Arada bir de öbür tarafından bakmak fena olmuyor. 

Ben basarım…

Kırmızı ışıkta duran araç tam kalkacak iken stop eder ve adam marşa basarak arabayı çalıştırmaya uğraşırken, arkadaki sabırsızlar her zaman ki gibi sürekli kornaya basarlar.

Sıkılan adam aşağıya iner, arkadaki aracın sürücüsüne gider, pencereden adama eğilip seslenir - “İsterseniz, ben kornaya basmaya devam edeyim, siz de benim arabamı çalıştırmayı deneyin!”

Acelecilik tuzağı... “Acele işe şeytan karışır, acele giden ecele gider.” sloganlarını biliyoruz, kamyon kasasına, taksi arkasına özene bezene yazıyoruz, ama her yerde hız yapmaya, sollamaya çalışıyoruz. Bir yerlere astıkları afişlerde gördüm – “Acele yolu değil, ömrü kısaltırmış.

Benim içime doğar tuzağı... İçime doğar veya sezgilerim güçlüdür, duyularım beni yanıltmaz haline işaret ediyor. Bir duyuya diğerinden fazla önem vermek, her duyudan eşit şekilde yararlanmamak bir eksiklik. 

Erteleme tuzağı... Ertelemek bugünün işini yarına bırakmak şeklinde ortaya çıkan çok salgın ve tehlikeli bir hastalık. “Yarın ola hayrola!” bazen “Yarın ola, kahrola!” olabiliyor.  

Direnme tuzağı... Akıntıya karşı, sırf ego tatmini için olsa bile, kürek çekmek. 

Gecikme tuzağı... Treni kaçırma hali. Erteleme hastalığının sonucu olarak ta ortaya çıkıyor.

Analitik düşünememe tuzağı... Analiz, “Planlama, Uygulama, Kontrol ve Düzeltme”[i] diye dairesel hareket izlediği kabul edilirse bu aşamaların her birinde mahpusluk hali olabiliyor - yeterince sorgulamamak veya deşememek, plana bağlayamamak, plana bağlansa bile planı uygulayamamak, yapılanı kontrol etmemek, düzeltmemek.

Başka yerde aramak tuzağı... Körlük, çoğu kez önümüzdeki şeyi başka yerde arattırıyor.

Önüne bak!

Bir gökbilimci gece gündüz sokaklarda dolaşır, güneşi, ayı, yıldızları izlermiş. Gecelerden bir gece gene gözleri havada dolaşırken, bir çukura düşmüş. Başlamış bağırmaya.

Yardıma gelenler sormuşlar- “Hayrola, ne oldu, orada ne arıyorsun.” Adam hikâyesini anlatmış.

Yardıma gelenler nasihat vermişler - “Gözlerin havada yukarıdaki bilinmeyenleri çözmeye çalışacağına, ayağının altındaki gerçekleri görsen, bu başına gelmezdi.”

Değişik açılardan görememe tuzağı... Yukarı katmandan iki şekilde bakılıyor: Kuş bakışı ve helikopter bakışı. Kuş bakışı havada kuş gibi süzülerek yapılır, bakılan alan bir süre sonra ufukta kayboluyor. Aynı yeri yeniden görmek için geri dönmek gerekiyor. Helikopter bakışının üstünlüğü helikopterin belli bir süre havada sabit kalarak, yer değiştirmeden aynı manzarayı daha uzun süre görebilmesi. Yeri gelince kuş gibi süzülmek, yer gelince helikopter gibi havada asılı kalarak süzmek gerekiyor.

Ayaklara basmayayım!  “Neme lazım, neyime lazım, etrafı bulandırmayalım, ters tepebilir!” bakış açısının yarattığı mahpusluk. 

Bilgi - kıdem - tecrübe üçlüsü... Mahpusluk hallerinden biri de bilgi, kıdem ve tecrübe takıntısının kurduğu kapan olmaktadır. Zaman zaman “Bilgili arkadaş ama tecrübesi az!, Kıdemli arkadaş ama bilgisi az!” gibi yorumlarla karşılaşıyoruz. Bilgi bir işin yapılması için gerekli olan alet edevat. Bu alet edevatı bilmek başka şey kullanabilmek başka bir şey. Francis Bacon “Bilgi, güçtür,“ demiş. Başka birisi eklemiş – “Bilgi güçtür, paylaşıldığı takdirde.”  Bilginin bir yerde birikince mi yoksa seyrelince mi daha güçlü olduğuna bir türlü karar veremiyorum?

Kıdem, belli bir işte veya kuruluşta belli bir süreyi aksatmadan geçirmektir. Kıdem tek başına bir şey ifade etmiyor. Bir kişinin belli kıdeminin olması kişinin performansı, kendini geliştirmesi ve bilgi artışı ile bütünleşmediği takdirde yanıltıcı oluyor. Tek başına kıdeme bakmak Tekkeyi bekleyen çorbayı içer anlayışına yol açıyor. “Eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı,” sözü boşuna söylenmemiş.
 

Ayma mahpusluğu...