KANDİL
Bu kelimenin aslında mum kelimesinin başka anlatım tarzı olduğuna inanırım. Kandilin tarihçesi Antik Mısır medeniyetine kadar uzanmakta. Binlerce yıl evimizi, tapınaklarımızı, özel günlerimizi aydınlatan mumların bir başka kelimesi KANDİL. 3000 Yıllık Mısır medeniyetinde, Roma medeniyetinde çok tanrılı dinlerde yapılan dini törenlerde çeşitli maddelerden yapılan mumlar kullanılmış. Hatta Mısır’da eski Kahire müzesinin ikinci katında kalıntılarını görmek mümkündür.
Çeşitli maddelerden yapılan bu Kandiller, bazen reçineden, bazen hayvan yağlarından, hatta bal mumundan yapılan mum yani KANDİLLER kullanılmış. Adaklar bu kandilleri yakarak adanmış, bir tapınağın sunağının yanına konulurmuş.

Çin medeniyetinde ise pirinç kağıdı ve böcek mumu kullanılarak yapılmış. Tapınaklarının merdivenlerinde, tapınağın aydınlatılmasında hep bu kandiller kullanılırmış.
Japonya’da ise sadece ağaçların reçinelerinden elde edilen yağlı tabakadan mum yapıp, hem dini törenlerde hem de adak adamak için, tapınakların adak setlerine kumun içine gömerek yakılırmış. Genelde hayvansal yağlardan yapılan mumların kullanılması pek tercih edilmemiş. Hayvansal yağdan elde edilen KANDİL’ler kötü koku yaydıkları için, tapınaklarda fazla kullanılmamış.
Yakın tarihimizde okyanuslarda avlanılan balinaların yağları, KANDİL yapımı için kullanılıp, tapınaklarda yerini alması ile, tapınaklarda oluşan kötü kokulara engel olunamamış.
Sanayi devrimi gelişip petrol ve türevleri elde edilmeye başlandığında, PARAFİN, KANDİL yapımının ana maddesi olmaya başlamış. Bu nedenle hayvansal yağların kullanımında KANDİL konusu gündemden çıkmış. Bu arada da denizlerin en büyük canlısı balinaların da, KANDİL için kıyımdan kurtulmuş olduğunu görmekteyiz.
Şimdilerde tapınakların girişinde bir KANDİL rafı ve yanında büyükçe bir kutu ve üstünde para atılacak bir delik bulunmakta. Kandilin değeri, adağınızın değerine eş değerde mi olur, bunu hiç kimse bilmemekte. Bence herhangi bir miktar bile adağın değeri değil, yakılan mumun değerine yapılan bir bağış olabileceğine inanmaktayım.
İslam dinine KANDİL konusunun, 10. Yüzyıl’da girdiğini söyler ulemalar. Hazreti Muhammed ve dört halife döneminde, Kandil gecesi diye bir konunun gündemde olmadığını biliyoruz. Hatta EMEVİLER döneminde de bu günkü anlamında bir KANDİL GECESİ ve MUM GECESİ kutlaması veya ritüeli bulunmamaktaydı.
Tarihsel acıdan ilk KANDİL ve MUM gecesi, FATIMİLER döneminde Peygamberin doğum gününün resmi devlet töreni olarak kutlanması ile başlar.
11’inci Yüzyıl’da ise Kudüs ve Bağdat’ta REGAİB, MİRAÇ ve BERAT geceleri kutlanır. Bu kutlamalarda mum yakılır, bu nedenle kutlamaların MUM adı ile değil KANDİL adı ile yapıldığını bilmekteyiz.
Osmanlı Padişahı II. Selim döneminde kutlanan bu gecelerde, camilerin aydınlatılmasında ‘YAĞ LAMBALARI’, yani KANDİLLER kullanılmış. Bu nedenle kutlamanın adı REGAİP KANDİLİ, MİRAÇ KANDİLİ ve BERAT KANDİLİ adını almıştır. Bu geceler için bin geceden hayırdır derler, ancak buna inanıp inanmamak size kalmış bir inanıştır derim. Bu gece tövbe edip günahlarından arınmak isteyen kimilerinin bütün bir yıl günah işlemeye devam ettiğini görmekteyiz. Bir sonraki yıl yine tövbekar olmakla neyi istismar ediyoruz bunu sizin takdirlerinize bırakırım.
Geçtiğimiz sabah erkenden, EGE denizinin mavi sularına atlamak için sitenin iskelesinin kenarına geldiğimde, iki genç nesil insanın iskele üstünde balık avlamaya çalıştıklarını gördüm. İskelede kırmızı levha ile yazılan ve de TÜRKÇE olarak ‘Burada Balık Avlamak Yasaktır’ levhası ve de şekil olarak olta şeklinin üstü siyah bantla çizili ikaz levhasının dibinde balık avlamalarına hayretle baktım. Delikanlıya sordum ‘Türkçe biliyor musunuz?’. Ne demek istediğimi anladı. Delikanlının cevabı beni şaşırttı;
‘Cumhurbaşkanı Anayasayı dinlemiyor, ben mi dinleyeceğim yasağı?’ demez mi?
İşte şimdi siz buyurun buradan yakın KANDİLİNİZİ diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.

