İnsan Yükseklerden Habersizce Yaşar
Şu anda yanı başımızda veya dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan güçlük, zorluk ve kötülüklere rağmen hayatın daha iyi olma ihtimaline inanıyorum. Eğer böyle olmasaydı; ümidin ilkesi, sezgilerimizin uğraşısı ve hislerimizin uyanışı diye bir durum da söz konusu olmazdı.
Hayatın değişeceğine ve yeryüzünün daha iyi bir yere geleceğine inanmasaydık; özgürlüğün, eşitliğin, adaletin, barışın, dostluğun veya aşkın gerçekleşeceğine de inanmazdık.
Birileri ilerlemenin olmadığına dair her gün söylenip duruyor, üstelik bu savunusunda ısrar ediyor. Oysa tarihsel ve sosyolojik veriler, “tek bir uygarlık sürecinde bile eski izlerin sürekli kapanıp yenilerinin açıldığını gösteriyor.”
İlk insan sadece hayatta kalmak için çabalıyor muydu? Yaşamda kalmayı en öncelikli hedefine koyan insan topluluklarından bugünkü düzeye gelişimiz, ilerleme ve dönüşümden başka neyi tarif ediyor ki?
Tüm çabalara rağmen bir şey yerini sonrakine bırakmıyor ya da dönüşmüyorsa, burada akan sürecin önüne tasarlanmış zorluklar ve üretilmiş engeller var demektir.
Aslında hayatın her an önümüze koyduğu bir sürü basit önermesi vardır. Olanları anlamlandırırsak, gerçekliği zihnimizin silsilesinden durulayarak geçirirsek; farklı olanı, nitelikli olanı ve faydalı olanı keşfetme olasılığımız artacaktır.
Böylelikle başımıza gelenleri ya da gözlemlerimizi sürekli bir analiz süzgecinden geçirerek, ufkumuzu yeni bir aydınlığa tutmuş oluruz.
Elbette her akışın veya gidişatın sonuçlarına ulaşmaya zamanımız yetmeyecek. Ancak anlamaya çalışmak; hayatın güzelliğine bakıp kokusunu içine çekmek ve duygularımıza ilgi duymak bile keşif yolundaki o heyecanı tattırmaya yeter.
Daha önce araştırılanın, varsayılanın ve açığa çıkarılanın ve hatta bilinenin bile yanılabileceğini kabullenen kişiler ancak canlı bilgiye, taze ümide ve doğrulara odaklanır.
Bu da hayatın iyileşme ilkesine bağlanma halidir.
Dönüp, eskilere daldığımız çok oluyor. Daha güvenli ve çekici gelir insana yaşanan hikayeler. Bu cazibeye tutulmak, önümüzü daha detaylı görmemize ışık olabilir. Çünkü her birimiz tamamlanmayı bekleyen bir hikâye için yoldayız.
Ama insan hep “başkayla” coşkuyu yakalar; başkasının sevincini derinliklerinde duymak ister. Bu yüzden akıl ilerledikçe zihin zenginleşir ve duygularını doğacak yeni güne hazırlar.
“İnsanlar tüm yaşamını alçaklarda, yüksek yerlerden habersizce tüketiyor. İnsanlar eskiye dalıp, sadece ümidi tarihe ve soya sopa havale etmiyor, kendini hayat sevgisinden, çağının kattığı bilgelikten ve yaratıcı estetikten yoksun kılıyor.
Hayat her zaman “şimdi”dir.
Doğrusu da eğrisi de, aşkı da sevdası da şimdide gerçekleşir. Biten zamandan medet ummak ya da gelecekte nasıl gerçekleşeceği kesin olmayan durumlara ertelediğimiz umut; iyi ve güzel dünyaya, doğru ve özgür hayata ve insanın kendi varlığına haksızlık etmesidir.
Kendi hayallerinin sıcaklığından kaçmak, karamsarlığa yaslanmaktır.
Başarılmış ve gerçekleşmiş olanın içinde olmak, olanı anlatmak en kolayıdır. Orada karışık bir durum yoktur; farkındalık gerektiren bir yeteneğe de ihtiyaç duyulmaz. Önceden belirlenmiş düz bir çizgide yürümek ilerleme değildir.
Belki de zihnimiz, kesinleşmiş sonuçlar üzerinden kendini dev aynasında görüyordur, derin düşünmekten soyutlanmıştır. Böylelikle biz sadece hazırda olanı tüketmiyoruz, hakikatle uyuşmayan amaçların ağına düşüyoruz.
Her bilginin doğruluk ve gerçeklik derecesine ulaşmak elbette kolay olmuyor. Etkili yönlendirmelerin ortasındayız. Dışarıdan içimize sızmış onlarca tür öfke ve sivriltilmiş çaresizlik duygusu bilinci eziyor. Dolayısıyla içimizde gezen duyguların, fikirlerin ve anlayışların çoğu aslında bize ait değil.
Bu nedenle öz gücümüzün yükselmesine ihtiyaç var. Böylece hayal gücümüzün, algımızın ve hafızamızın canlanmasına olanak vermiş olacağız.
Hakikatle buluşmamızı engelleyen şeyleri fark ettikçe, zayıflığın ve dış duyuların girdabına kapılmayacağız.
Kısacası, hayatımızın doğuştan itibaren değiştirilme tehdidi altında olduğunu biliyoruz. Esnek bir nesne gibi şekilden şekle sokuluyoruz.
Hayatı sevmeyi bilmeyenler bizi sevmemeye teşvik ediyor; özgürlüğe inanmayanlar köleliği dikte ediyor, dünyanın bir gün mutlaka daha iyi olacağına inanmayanlar ise duyarlılığımıza, pozitif hislerimize ve kalbimize saldırıyor.
Oysa keskin yargılarımız, hayat karşısında belki de birer ölü varlıktan ibaret.
Kahramanlık övgüsüyle köpürtülen önyargılarımız bizi sınıflara, ırklara ve cinsiyetlere ayırıyor; kimlikleri ve inançları karşı karşıya getiriyor. Hayatı bir kaşık suda boğuyor.
Sonra da kalkıp “Hayat düzelmez, dünya değişmez, yaşam özgürleşmez.” diyoruz. Oysa önce içimizdeki kötüyü susturmak gerekiyor. Çünkü hayat bizden sevinci, neşeyi, coşkuyu ve özgürlüğü üretmemizi; kendisini çoğaltmamızı istiyor.
Ama önyargılarımız buna karşı çıkıyor.
Özgürleşme, belki de önce içimizdeki engelleri aşmakla başlayacak. Evet; tekinsiz, kibirli, bezgin ve umutsuz hiyerarşiyi yenmekle çözülür hayatın düğümleri.
Şairin dediği doğrudur:
“Bir insanı sevmekle başlar her şey.”
Ama sadece bir insanı sevmek yetmez...
Yararlanılan Kaynaklar ve Alıntılamalar:
Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı-Robert M. PIRSIG
Aklın Yönetimi İçin Kurallar-Descartes
