DOĞUM GÜNÜM ÜZERİNE
Bugün benim doğum günüm, tüm kutlamalarınız için teşekkür ederim, iyi ki varsınız. Hatırlanmak çok hoş bir duygu. Ben maalesef herkesin doğum gününü vaktinde kutlayamadım, o nedenle bağışlanmayı diliyorum. 21 ve 23 Mayıs 2026’da gelişen beni derin endişe ve üzüntüye boğan olaylar nedeniyle bu sene doğum günümü kutlamamayı, 73’e girdiğim dönemi karanlık ve bilinmez ilan edip, pas geçmeyi istedim. Kederim, endişem o kadar derinlere daldı ki kendim için çok kötü şeyler de düşündüm. Biliyorsunuz, olumsuz düşününce beyinde inanılmaz olumsuz ve hatta kötü düşünceler üretiyor, bana da öyle oldu.
Erhan Deniz Güngen, Sabah Gazetesinin yani bizim gazetenin sadık, üretken bir okurudur. Ben de o şekilde tanışmıştım kendisiyle. Sanayici ve Futbol Kulübü kurucusudur. İnsan tarafı çok gelişmiş, güzel bir kişiliktir. Ve iyi bir CHP’lidir. Gaziantep’e veya CHP’ye dair kafamda bir soru olunca hemen WhatsApp’dan gönderir, soruma da mutlaka bir cevap alırım. Konuyu bilmiyorsa “bilmiyorum” diyen engin birisidir kendisi. 23 Mayıs günü gece saatlerinde telefonla görüştüm kendisiyle. Uzun bir konuşmaydı. Tüm sorularıma cevap verdi ve “Ayfer Hanım, nasıl bu kadar karamsar oldunuz, inanamıyorum” dedi. Konuşmanın sonunda moralim düzelmiş, yüzümde gülücükler oluşmuştu. Ertesi sabah kalktığımda başta eşim olmak üzere, bazı yakınlarıma Erhan Bey ile konuştuklarımı aktarıp, onların da gülümsemelerine neden oldum.
ÇOCUKLUK YILLARIM: Gaziantep’te Yahudi Mahallesi’nde,*Fışfış Kastel denilen, sokakta Havra’ya bitişik bir evde doğdum. Annem, tahsil yapmış bir ev hanımı; Babam gazetecidir. Bir de gazeteci/matbaa mühendisi abim var, onu 2019 yılında kaybettim. Çocukluk yıllarımı yüzümde tebessümle hatırlıyorum. Muhteşemdi… Aklımın erdiği 1960’lı yıllar Gaziantep’in “şehir” olduğu, Türkiye’nin kültür açısından genelde üst seviyelerde yaşadığı yıllardı. Ben çocuk yaşımda Yıldız Kenter’den Engin Cezzar’a; Nurdan Damcıoğlu’ndan Altan Karındaş’a; Altan Erbulak’a; Mücap Ofluoğlu’na ve daha onlarca sanatçıdan tiyatro seyretmiş, Nesrin Sipahi ve başka bir çok sanatçıyı sahnede izlemiş şanslı bir havuçtum! -Babam bana arada havıç derdi-. Gaziantep için “şehir” kelimesini özellikle kullandım.
Ahmet Ümit’in yazdığı gibi Gaziantep, radyosu, tiyatrosu, sinemaları, yoğun sosyal yaşamı, klasik müzik ve sinema tek derneği gibi sivil toplum örgütleri, sendika kuruluşları, tüm siyasi partilerin örgütlendiği şahane bir yerdi. Doğduğum evi ve etrafını hayal meyal hatırlıyorum. Benim hafızam Atatürk Bulvarı’nda taştan yapılmış bir apartmanda oturmamızla başlıyor. Akyol İlkokulu, aynı cadde üzerinde evimizden sadece 250 metre uzaktaydı. Okul döneminde ağaçlar yapraklarını döktüğü için annem, evin balkonundan benim okula gidişimi balkondan izlerdi. Bizler, okula yürüyerek gidebilen, okuldaki musluklardan katlanır bardaklarımızla su içen, birbirimizle kavga etmeyen, küfürleşmeyen, okuldaki öğretmenimizden ücretsiz mandolin dersi alan, sınıf kalabalık olmasına rağmen öğretmenlerin hatta okul müdürünün her çocukla tek tek ilgilendiği çok şanslı çocuklardık.
Sosyal dayanışma, sivil toplum örgütü kurma ve yaşatma huyum taa çocukluğuma gider. Akyol İlkokulu’nun sınıfları ve pencere kanatları kocaman kocamandı. Kışın, sınıflar odun sobaları ile ısınırdı. Hademe dediğimiz okul çalışanları biz sınıfa gelmeden önce sobaları yakar, böylece biz nispeten ısıtılmış ortamda ders yapardık. Okulda üşüdüğümü hiç hatırlamıyorum. Odun sobası gün boyu teneffüs veya derslerde hademeler tarafından sürekli beslenir ve temizlenirdi. Bir gün erkek çocuklar kavraşırken o kocaman camlardan birisi kırıldı. Erkek çocukların siyah önlüklerinin bel kısmında arkada kumaştan bir kemer olurdu. Öğrencilerden birisi o kavraşma sırasında arkadaki bel kemerinden pencerenin açma kapama mandalına asılı kaldı. Yâni hem cam kırıldı, hem de çocuk resmen pencerenin mandal koluna asılı kaldı. Cam kırıklarından kimse yaralanmadı diye hatırlıyorum. Müdür sınıfa geldi ve hepimize çok kızdı. Zira bir hafta evvel yine bizim sınıfta kavraşma sırasında cam kırılmış ve okul tarafından tamir ettirilmişti. Pencere camı kırma sabıkamız olduğu için bu sefer okul tamir masraflarını karşılamayacaktı. Hemen kolları sıvayıp sınıftaki verebilen öğrencilerden -camın kırılmasına neden olan fakir bir çocuktu- beşer kuruş toplayarak cam tutarından az fazlasını götürüp müdüre teslim ettim. O da teşekkür etti ve: “Ayfer, sen arkadaşlarını uyar, tekrar cam kırılmasın. Her iki seferde de kimse yaralanmadı ama daha büyük kazalar olabilir, önleyin” dedi. Müdüre söz verdim. O tarihten sonra da sınıfımızda tekrar cam kırılmadı.
Annemle babam çok sosyal insanlardı. Abim, yatılı olarak Amerikan Koleji’nde okuduğu için annem ve babam gece dışarı çıktıklarında ben evde yalnız uyurdum. Sanıyorum, korkmamayı o sayede öğrendim. Eğer baloya gitmişlerse -sık sık balo olurdu- sabahtan uyandığımda yatağımın etrafına dizilmiş balodan çıkan hediyeleri görür sevinirdim. Uyuduğum oda, taş apartmanın Atatürk Bulvarı’na bakan birinci katında, güneş alan, balkonu ve penceresi olan bir odaydı. Balkonuna bahçedeki fındık ağacının dalları uzanmıştı. O dallar üzerinde fındıklar olurdu ama benim onları koparmam yasaktı. Ev sahibimiz Hatice Hanım tüm fındıkları toplar, apartmanda oturanlara eşit şekilde dağıtırdı. Taş apartmanın önden birinci, arkadan üçüncü katında oturuyorduk. Arka tarafta kocaman bir bahçe, içerisinde türlü türlü meyve ağaçları ve bir de kümes bulunuyordu. Ev sahibimizin Tony isimli şirin bir de köpeği vardı, onunla hoş vakit geçirdiğimi hatırlıyorum. Bana balkondaki fındık yasaklanmıştı ama, arka bahçede oynarken başta elma olmak üzere o meyveleri olgunlaşınca koparmam ve hatta arkadaşlarımla paylaşmam serbestti. Kümesi kış aylarında biz de kullanırdık.
Güzel insan, çocukken en sevdiğim kişilerden birisi, çiftçi Zeki Savcı yılbaşında kesilmek üzere bize hindi gönderirdi. Zeki Bey Amca bana hindiyi nasıl besleyeceğimi de öğretmişti. Zeki Bey ve annemin hindiyle duygusal bağ kurmamam için özen gösterdiklerini şimdi daha iyi anlıyorum. O hindi başından beri biz onu besin olarak tüketelim diye yetiştirilmişti. Zamanı gelince yılbaşı masamıza pişirilerek konacaktı. Yılbaşında hindi veya kaz yeme geleneğini halen sürdürüyorum. Birkaç sene Kars kazı da yedim ve çok sevdim. Artık bir hindi budu ile yetiniyorum. Ama annemin saatlerce pişirdiği Zeki Bey Amacanın Beşgöz köyünde yetiştirdiği hindileri ve suyuyla yaptığı bol Antep fıstıklı iç pilavların tadını unutamıyorum. Annemin pişirdikleri doğaldı ve kendi tadındaydı. Benim bugün yediklerim plastik…
Çok anım var çocukluğumdan… Annem, hep büyük evlerde oturduğu, sık sık misafir ağırladığı, çok sosyal olduğu için evimizde hep bir yardımcı kadın vardı. Onlardan birisi Sivaslı Fatma Bacı idi. Fatma Bacı iri yarı, güçlü kuvvetli bir kadındı. Haftada iki kere gelirdi. Bir gün temizlik yapar, diğer gün pasta, yemek işlerine yardım ederdi. Fatma Bacı, Yardım Sevenler Derneği’nin başkanı Nükhet Ersoy’un derneğe gelir amaçlı açtığı Karakedi Pastanesi’nde uzun yıllar çalışmıştı. Milföy hamuru yapmakta pek ustaydı. Okuldan eve geldiğimde -çocukluğumdan beri ev anahtarı taşırdım, o nedenle zili çalmadan eve girerdim- daha apartmanın kapısına ulaşır ulaşmaz inanılmaz bir koku geldiğini hatırlıyorum. Annem Fatma Bacı ile birlikte peynirli bir börek yapardı milföy hamuru ile. Talaş böreği ve nemse börekleri de yaparlardı. Talaş böreği içine koyduğu eti, kuzunun hangi kısmı ile yaptığını bilmiyorum ama aşırı nefisti. Annem, bol fıstıklı kek de yapardı. İçerisine yağ filan da koymazdı, sırf yumurta, şeker ve çekilmiş Antep fıstığı, un ile. Onu da altında bir ızgara olan pasta tenceresinde pişirirdi. Kek o kadar kabarırdı ki bazen tencerenin dışına taşardı… O keki hayatım boyunca tekrar yemedim. Hayatıma enginar çocukluk yıllarımda Vali Niyazi Araz’ın eşi Ayşe Hanım ile girdi. Nasıl mütevazı insanlardı… Vali Bey, Eblehan’daki vali konağından vilayete yürüyerek giderdi. Annem, gün aşırı veya her gün Ayşe Hanım’la gezmeye giderdi, her yere topuklu ayakkabıları ile yürürlerdi. Babam gazeteci olduğu için, ayrıca Vali Bey ihtilalde atandığı ve aynı zamanda belediye başkanlığı görevinde bulunduğundan köylere mutlaka babamla giderdi. O zaman yeşil tenteli küçük bir jipe bindikleri kalmış aklımda. Vali’nin bağ evi vardı. Ayşe Hanım İzmirli olduğundan oraya enginar ekmişti. Çok vardı herhalde… Anneme soymasını öğretmişti. Bazen bağ evinde, bazen bizim evde dolu enginar soyulur konserve yapılırdı. Biz sene boyu yerdik onu. Annem de çok güzel pişirirdi. Doğum günüm şerefine günün en sıcak saatinde denize gireceğim o nedenle bye! Devam edeceğim…. *Yahudi Mahallesi dedim ya, öncelikle İran savaşı sırasında konuşan çok sayıda ki Yahudilerden anladım ki Yahudilik’le İsraillilik bir değil… İsrail bir proje…

