Dünya Büyürken Hayat Küçülüyorsa…
Her gün, her platformda bir numaralı gündem genellikle ekonomidir. Ekonomiyle ilgili tartışmaları, yorumları, bültenleri kaçırmamaya özen gösteririz. “Ekonomik durumumuz” ne olursa olsun, kendimizi ekonomik gidişatın bir parçası olarak görürüz. Ekonomik büyümenin her türlü toplumsal sorunu çözeceği inancı ise giderek daha fazla kabul görüyor.
Ekonomi merkezli zihnin yeryüzünün her karışında yarattığı bu karmaşanın içinde hepimizin net düşünmeye ihtiyacı var. Sade, içsel ve özgür bir yaşama tutunacağımız noktaları birbirimize yeniden hatırlatmalıyız. Hissetmeyen, yalnızca işleyen nesnel varlıklara dönüşmeden önce, üzerimize gelen tehlikeleri birlikte görmemiz ve karşılamamız gerekiyor.
Aklımız ve zihnimiz kendi kaynağında süzülmüyorsa, bozulan dünyayı nasıl doğrultacağız? Kalbimiz nasıl doğru atacak?
Adına sistem, büyük düzen ya da egemen güç diyelim; ne dersek diyelim, “büyük ekonomi toplumu” denilen çark artık hayatın neredeyse her alanının önüne geçmiş durumda. Hepimiz onun hızına ayak uydurmaya, durmak bilmeyen ilkesine göre yaşamaya zorlanıyoruz. Büyük bir hız gerektiren bu zaman makinesinin içinde bütün dikkatimizi tek bir noktada tüketiyoruz.
Ekonomiyi büyütme uğruna duymuyoruz. Bilme ihtiyacı hissetmiyor, anlamaya çalışmıyoruz. Sonra sevmeye zamanımız kalmıyor. Kalbimizin, zihnimizin ve duygularımızın ihtiyaç duyduğu derinliği hasıraltı ederek ruhumuzu köreltiyoruz.
Oysa W. H. Auden, insanın kendi hazırladığı yıkıcılığa karşı “Birbirimizi sevmesek öleceğiz,” diyerek uyarmamış mıydı bizi?
Uyuyamıyoruz; çünkü bizi uykudan mahrum bırakan o büyük ekonomik sistemin parçasıyız. Onun silindiri olup gecemizi gündüzümüze katarak dönüyoruz. Böylece duyarlılığımız, ilgimiz ve empati yeteneğimiz zaman içinde asit yemişçesine kül oluyor.
“Büyüme” kavramı biyolojik, fizyolojik ve psikolojik açıdan alternatifsiz bir değer gibi sunulduğu için, başka neye yönelmemiz gerektiğini seçemez olduk. “Çünkü bize, deliler gibi çalıştığımızda refah içinde yüzeceğimiz öğretildi.” Oysa insanlık dışı çalışarak hayatı kaçırıyoruz; dikkatimizi, ufkumuzu ve hayallerimizi öteliyoruz.
Belki de mesele üretimin yetersizliği değildir. İnsanlığın göz ardı ettiği şey kendi “üretim eksiği” değil, ürettiğinin kendisine ulaşamamasıdır. Yeryüzündeki kaynaklar ve insanın ürettikleri, doğal ihtiyaçlar çerçevesinde adilce paylaşıldığında; yoksul insan, susuz kıta ya da aç toplum kader olmak zorunda kalmayacaktır.
İnsanların içindeki ışık da böylece sönmeyecektir. Krizlerin yarattığı öfke ve şiddet azalacak, insanlar hayatın yalnızca tüketen ve üreten tarafına sıkışmayacaktır. Çünkü eşit olmayan bir toplumda sevgi ve saygı zor filizlenir; özgür hayaller kolay kolay yeşermez.
Büyük ekonomi vaatlerine rağmen bugün çoğu insan, hayatla bağlarının kopmasından yakınıyor. İklim krizlerinin, ekolojik yıkımın ve doğal kaynakların tükenişinin bu ekonomik anlayışla doğrudan ilişkili olduğunu biliyoruz. Fakat başta söylediğimiz yere yeniden dönüyoruz: düşünme, anlama, hissetme ve tepki verme gücümüz giderek tükeniyor.
Belki de artık sormamız gereken soru, ekonominin ne kadar büyüdüğü değil; bu büyümenin insan hayatında ne bıraktığıdır.
Çünkü gerçek bir nitelik, ekonominin ya da teknolojinin büyümesiyle ölçülemez. İnsan kendi iç yazgısını gerçekleştirmiyorsa, kendisini hayata özgürce hatırlamıyorsa, acıya tepki vermiyor ve uzak kıyılardaki sevinçlere ortak olmuyorsa; bütün bu büyümelerin insanı nereye götürdüğünü yeniden düşünmek gerekir.
Yüzyıllardır hızı ve büyümeyi her şeyin üstünde tutarak hayatın diğer parçalarını görünmez kıldık. Böyle olunca bir ağacın gökyüzüyle sarmaş dolaş oluşunu görmeyeli çok oldu. Toprağa çıplak ayakla basmayalı, elimizin birilerinin eline değmeyeli çok oldu.
Belki de tarihin hâlâ tersine işlediğinin kanıtı tam burada saklıdır: Dünya büyürken hayat küçülüyorsa, buna gelişme diyebilir miyiz?
Hayatı yeniden kendi ölçüsüne döndürmek zorundayız.
Ve insanın en değerli tarafları, belki de ekonominin hiçbir zaman ölçemeyeceği yerde başlar.
Yararlanılan Kaynaklar:
Fikret Başkaya Yazıları-Felsefecilerin Derneği, Bianet
Robert M. PIRSIG-Değerlerin Sorgulanması
Johann Hari-Çalınan Dikkat
