İsteneni Meydana Getirme Oyunu

YAYINLAMA: 29 Mayıs 2023 / 11.00 | GÜNCELLEME: 29 Mayıs 2023 / 11.00

“Gökyüzü gibi bir şey çocukluk! Hiçbir yere gitmiyor.” Edip Cansever

 

Çocukluk deyip geçeriz, çocukluk hem sevgi yumağı hem de duru bir ırmaktır; her şey orada şekillenir. İyi kötü kararlaşmaların, düşünce derinliğinin ve ufuksal genişliğin köprüsüdür çocukluk. Anne baba ve toplum çocukluğumuzu bastırıp çarçabuk bizi kendileri yaparlar. Ailenin, okulun, kurumların, normların, kutsallığın tüm kuvveti çocuklukta kendini gerçekleştirir. Oysa varoluşun en ince, en zarif, en kibar, en mütevazı, en özgür ve en barışçıl zaman tünelidir çocukluk.

Yeryüzünde yaşayan nüfusun üçte birini çocuklar oluşturuyor. Çocuklara biçilen rolleri veya yeryüzünde “çocukluk” diye tarif edilen evre’nin onlara dayatılan otoriteyi tanımladığını hiç düşündük mü?  Sadece yetişkin hayatını “esas ya da güç odağı olarak kabul gören” anlayış toplumsal varlıkları kategorize ederken; aynı zamanda çocukluğu yetersiz, yetişmemiş, korunması, kollanması veya olgunlaşması gereken geçici dönem tanımlıyor.

İvan İliç’ göre, “insanı çocukluk evresine ayırarak onları bir “okul öğretmenin” otoritesine ebediyen boyun eğmeye mecbur etmekteyiz.” Çocukları aile bireylerinin, sokağın, mahallenin ve etkileşimde bulunduğu tüm yaşamsal alanlarda güçlü bir erke, kurallar silsilesine ve “büyüklere” kölece uyumlanmalarına mecbur etmiyor muyuz?

“Ağaçları yaşken eğip bükme, şekil şema verme” görevini içtenlikle üstlenmişiz; bu vazifemizi ise kutsal ve ertelenemez görürüz. Yetişkinler çocuklar üzerinde üstünlük, otorite, hiyerarşi kurarken; tamamen “kendi normları, korku, duygu, düşünce, istek ve değerlerini” çocuklarda inşa etmeyi öncellikli görev olarak görmektedirler.

Çocuklara ahlak, gülme, konuşma, yeme içme, oyun oynama, oturma kalkma, uyuma uyanma biçimleri biz yetişkinlerce dikte ediliyor. Çocuklar “bilemez, düşünmez, yapamaz, cevap veremez” ön yargıçlığıyla ötekileştirilmiyor mu?

Acaba gerçekten çocukları aydınlatıyor muyuz? Ya da “onları hayata hazırlıyoruz,” derken; hayalleri, düşleri, ümitlerini ve coşkularını yok etmiş olmayalım? Toplumun, devletin, inançların ve egemen anlayışın “öğretin dedikleri” ile çocukluğu imha etmiş olmayalım?

Öğrenmek, öğretmek sadece çocukla ilgili mi acaba? Yetişkinlikte öğrenme ihtiyacı kalmıyor mu? Kadınlara binlerce yıldır yapılan ayrımcı ve eşitsiz uygulamaları aynı şekilde çocuklarda da hayata geçirdiğimizi düşündük mü hiç? Çocuklara oynatılmayan oyunları var; ne biçim yetişkinlerin yetişeceğinin tasarlandığı bir oyun; isteneni meydana getirme oyunu oynatılıyor…

Yetişkin anlayışın yoğun baskısı altında çocukluk hazır kalıplara dökülüyor. Söz hakkı verilmiyor; özgünlükleri, kendi dilek, ön görü ve belirlemeleri “bilmezlikle” bertaraf ediliyor. İvan İliç’in belirttiği gibi, “çocuk, tek tip hizmet gören insanlarca çevrilmiş şeyler dünyasında büyümekte…” Yaş üzerinden esaslı bir ayrışma ile karşı karşıya çocukluğumuz. Farkında değiliz ama “çocukluk, yetişkinlik, yaşlılık” üzerinden farklı bir ötekileştirme zihniyeti sirayet etmiş algılarımıza.

Herman Hesse ise bu durumu şöyle özetler: “Nasıl balta girmemiş bir ormanın ağaçtan yana hafifletilmesi, bir temizlik işleminden geçirilerek belli sınırlar içinde tutulması gerekiyorsa, çocuk olan doğal insan parçalanıp dağıtılıyor, dize getiriliyor ve zor kullanılarak belli sınırlar içine hapsediliyor.” Sıcak, canlı ve yüce bir yaşamı çiğnediğimizi; çocukluktan başlanarak kuramsal ve kurak hayatlara dönüştüğümüzü elbette bir gün fark edeceğiz. Tıpkı kadın kazanımlarının “ayrımcılığın ipliğini” pazara çıkardığı gibi.

Toplumsal yaşamın gelenekçi vesayetle, tabuculuk ve de statükoyla sürdürüldüğünü ve birden çok ön yargının perspektifiyle sistemleştiğini biliyoruz. Egemen, tekçi, otoriter eğilimi olan her kuvvet kurtarma, koruma, himaye vaadiyle ablukasını süreklileştirir. Kadınlara binlerce yıl yapıldığı gibi çocukların da uslu, sessiz, sözden çıkmayan ve de el pençe durmaları telkin edilmekte; ve üzerlerine inşa edilen iktidarın dibine “yamalanma kaderi” öğütlenmekte.

Toplumların görevi veya önemli sorumluluğu yaş, dil, din, cinsiyet, ırk ve coğrafi farklılıkları tek potada eritmek değildir. Her birine kendini yaratması, kendini yaşatması ve diğerini bütünlemesi için fırsatlar tanınmasıdır.

Çocukların çocuklukları kabul görmeli, yetişkin ve diğer yaş grupları ile eşitlenmesi için çocukluk güçlendirilmelidir. Bu süreç inşa ama aynı zamanda kendi mekanizmalarını işletme ve ileriye taşıma imkânları ile reaktife edilmelidir. Çocukluk refahı ve çocukluk kavşağı saygı ve de kabul görmelidir. Çocukların katılımcı, dönüşümsel, aktivisit ve dalgasal rollerine imkân tanınmalı.

Var olan deneyimleri çocuklardan uzak, yasak ve gizemli tutmasak mı? Onları sadece gelecekte makul görme tasarımızı terk mi etsek? Çocukları sürekli tanımlamaktan, terbiye etmekten, onları fanusa kapatma hevesimizden vazgeçip; dünyayı kasıp kavuran yetişkin-üstenci-hâkim kültürü mü sorgulasak?

 

 

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Okulsuz Toplum (İvan Illich)

Çarklar Arasında (Hermann Hesse)

Kırkayak Kültür: “Feminist Teori Okulu” tartışmaları

Cogito (Çocuk Düşüncesi) 108.sayı

İsteneni Meydana Getirme Oyunu
YORUMUNUZU YAZIN, TARTIŞMAYA KATILIN!
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *