Hayat’la Konuşacak Kadar Cesurum!

YAYINLAMA: 19 Eylül 2023 / 03.00 | GÜNCELLEME: 18 Eylül 2023 / 19.28

Kim bilir belki binlerce, belki milyonlarca yıldır; ateş yakılmadan önce ya da yazının icadından sonra bile hayatta kendimize bir yer edinme için kovalanıp duruyoruz. Bazen anne, bazen baba bazen de toplumun soslayıp icat ettiği rollere de az razı gelmedik. Gölgemize ya da uzak zamanların eş anlamlı geleneklerine de az yaslanmadık.

Her şeyi gözlerimiz gördükçe, hislerimiz konuştukça,  büyüdükçe düşlerimiz ve  çoğaldıkça bildiklerimiz merak ateşi harlanır kafamızda; bir sorgu ateşi çoğalır, durmadan biz tamamlanmanın gereğini fark eder, çiğnediğimiz hayata hayıflanırız.

Cilalanmış zindanların prangaları şuursuzca az dolanmadı önümüzden. Sustukça sustuk, sadece kendimizle konuştukça söküldü havalanan kanatlarımız. Yine de her sarsıntıya dayanıklıdır “büyüyecek başaklarımız!” Yeter ki yanı başımızda bir hayat hıçkırığı duyulsun, büsbütün sil baştan bir daha atlarız dalgalara. Şimdi daha da yeni ve başkaca evrenimizin üzerine konuşup, kulaklara fısıldayabiliriz.

 Uzaklarda bir yerlerde kovaladığımız şeylerin karşıtı durmadan süngüler irademizi. Sorgusuz şartlanmışlık, bilinmeyen bir yerlerimizde uyanık tutulan toplumsal ritüeller kendine(eskiye) boğdurmaya meyillidir. Ve tarifsiz koşullanma ile ufuklarımız vurula vurula azalırken tanışırız yeni sayfaların yazıtlarıyla.

Binlerce yıllık perdeyi aralarken; düşlerin, hayatın, yanılmışlığın ve umudun tarifi birbirine dolanır, biri diğerine bilenir. Dürüst olmak gerekirse, sonuçta neye bağlanmak istediğimizi, neyi aradığımızı, neyi görmek ve neleri anlamak için gösterdiğimiz diriliş serüvenimizde fikirlerimiz çok da duru olmuyor.

Aslında kural dışı uzayan “kendini bulma ritimleri” çok da üzerinde durup düşündüğümüz şeyler değildir. Bir şekilde içsel olarak ya da bilinç dışı kodlarımız bizde tutuşur, kanatlandırır; durmadan "nasıl yaşanılır, nasıl düşünülür, neden varız’a" iter tüm heyecanımızı.

Tüm ışıltılı öykülerimiz  böylece bize yapışır; bu öyküler bazen geçmişten, Antik dönemlerden, karanlık çağlardan demini alır. Uyanan düşünce ve etkileşimleri filizlendirerek önündeki engel setlere yıkıcı olur.

İnsanı ve onun başlangıçlarını anlamlı kılan üretkenliğidir. Doğadaki “külden kora dönüşme görevini” istasyonsuz ve molasız üstlenen insandır Çünkü emek verdikçe, didindikçe her anda yeniden doğmuş gibi uyanır gözlerimiz ve dört duvardan kurtulur gibi  yeniden bakıveririz çevreye; göklerin üstündeki yüzen kırlangıçları sezer, topraktan çıkan kokuları gülümseyerek toplar ve geleceği karanlıkta bırakmadan Ay'ı heybesine akıtır insan…

“Hayatın neden okullarda, kitaplarda, geleneklerde ve erkte öğretildiği” sorusu itina etmeden, yuvarlamadan kendimize sormamız gereken sorudur. Buralara hayatı emanet etmek; hayatı “beklentiye” uygun bükmek, eğreti ya da paralel düzlem haline getirmeye çalışmak hayatın sırlarını bizden hep ıraksadı.

Hepimizin içindeki zaten kocaman bir hayat değil miydi? Sonsuz sınırsızlık bizim içimizde boy atmıyor mu? Öyleyse biz neden  hayatın aktığı yöne salmıyoruz ki kendimizi? Hurdaya dönmüş göğsümüzde pırpır’lanan özgürlüğe neden korkuyla somurtuyoruz? Çoğalacak tertemiz gündüzleri neden inkâr ediyoruz?

Ah tanımakta geç kaldığımız her şey ne kadar güzelsin. Bazen parlak yanmayı öğretir bize bu ulaşılmazlık, yeryüzünün kalbinin dayanıklılığını tutuşturur. Bazen de davet eder kendine bizi. Boş yere konuşlanmaz içimizdeki özgür sesin, özlemin ve sevginin suskunluğu.

Belki de biz bazen bulunmak istenmeyeni, orada olamayanı aramakla boşuna sahneyi işgal etmiyoruzdur. Bu büyük zorluklar büyük merakları ve büyük zevkleri doğurur içimize.

Shakespeare'in sözcükleri ile “hayat benimle açıktan konuşmasa da ben onunla konuşacak kadar cesurum," olmalıyım…

Hayat’la Konuşacak Kadar Cesurum!
YORUMUNUZU YAZIN, TARTIŞMAYA KATILIN!
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *