İNANCIMIZ

YAYINLAMA: 26 Temmuz 2024 / 00.00 | GÜNCELLEME: 25 Temmuz 2024 / 14.04

Kimin sözüne inanmamız gerektiğini zaman zaman düşünürüm. Yaşadığımız ülkede zinhar inanılmaması gereken bir insan gurubu olduğu kesin. Söylediklerine hatta vaat ettiklerine hiç inanmadığım büyük bir toplum var ki sanki yalan söylemek için birde devletten maaş aldıklarını düşünürüm. Hem de katmerli maaşları vardır, bu insanların. Hayat boyu sağlık giderleri de devlet tarafından karşılanan bir toplum. Ne kadar ilginçtir bu durum, bütün gelişmiş ülkelerde dostlarıma sorduğumda halk için yapılan işlerin emekliliği olmaz demekteler. Bizde ise bu tam ters işlemekte.

Bazı siyasilerin el ve eteğini öp, hatta apoleti bol yıldızlı üniforman üzerinde iken yerlere kadar eğil ve bu el-etek öpme performansını göster, birde kameralar bu anı tespit etmişse, o zaman, işte siyaset kapısını aralamış olabilirsin. Belagatin iyi ise yani kelimelere hakimsen, bir de yalan söylerken hiç yüzün kızarmıyorsa, bu konuda başarıya ulaşman olasıdır. Bazı insanlar vardır sizinle konuşurken size bakmazlar.

Eğer kişi bir ekrana konuşuyorsa ve de o kişi ekrana bakmıyorsa, konuşmacı mutlaka yalan söylüyordur. Hani sözüm millete hitap ederken bir sağa doğru konuşup, daha sonra başını sola doğru çevirip konuşmaya devam edip kameraya hiç bakmayan siyasilere anlatmaya çalışıyorum, söyledikleri sözlerde okkalı yalanların var olduğu muhakkaktır. Hatta bir kişi ile konuşurken kişinin gözlerinin içine bakmıyorsanız, itimat telkin edemezsiniz. Söylediğiniz sözleri kişiye bakarak söylemediğiniz müddetçe doğru olduğunu karşınızdaki dinleyene inandıramazsınız. Hani derler ya ‘Yüzüme Konuş da Anlayayım’

Bakın siyasilere, konuşurken gözlerini hep kaçırırlar. İşte bu insanlardan nefret ederim. Çünkü söylediklerinde doğruluk payı olduğundan endişe edersiniz. Yıllar önce değerli bir dostum siyasete girmeme çok ısrar etmişti. Ticaret yapanın mutlaka bir açığı olur düşüncesinden hareketle ısrarına hep hayır demiştim. Oysa birçok siyasinin çocuklarına özel ders verir, Rüzgarlı sokakta bulunan, zamanın ULUS gazetesine ve de CHP’nin Genel merkezine çok gidip gelirdim. Binanın bir yanından ‘Gazanfer Özcan’ şehirler arası otobüsleri de oradan kalkardı.

Birçok gazeteci ile bu mekanda tanışmış, gazetecilik konusunda ilk öğretileri buradan aldığımı söyleyebilirim. Hatta Ulus gazetesi, Ankara Radyosunda görev yaptığım tarihlerde benimle mülakat yapıp gazetede, mikrofonda görüntümle yayınlamışlardı.

Ancak o tarihlerde siyaset bu kadar ayaklarda değildi. Millet vekilinin bir haysiyeti, bir onuru vardı. Millet Vekilleri, temsil ettiği yöreden seçilir ve o yörenin temsil kabiliyetine göre kültürlü, tercihan yabancı dil bilen insanlardı bu vekiller. Akrabalardan bir iki millet vekili vardı ve bu insanlar çok saygın kişilerdi. Hatta bir örnek vermek isterim, İsmet İnönü’nün hukuk danışmanlığını Bilecik Millet Vekili ‘Atalay Akan’ yapardı. İstanbul Hukuk Fakültesi mezunu, ayrıca Fransa da Toulouse Üniversitesinde doktora almış bir değerdi.

Dönemin millet vekillerinin evlerinde, memleketten gelen yurdum insanlarının dertlerini dinleyecek ayrı bir bölümleri vardı ve kimi zaman gelenler burada bir gece kalırlardı. Millet Vekilleri milletin problemlerini dile getirir Mecliste çare ararlardı. Salt muhalefetin getirdiği önergelere karşı gelmez, sorunlara çözüm üretirlerdi. Tabiidir ki meclisin başkanı, iktidar kanadından seçilip, temsil edilen partiler oranına göre yardımcılar ve diğer üyeler seçilirlerdi. Bu her ülkede böyle yürür.  

Ancak ülkemde garip olayların yaşandığı ve bu olayların zaman içinde tekrar ettiği gerçeğinden de kaçamayız. Alpaslan Türkeş, 1965 yılında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisine girip aktif siyasete burada başlamıştır. Yeni Delhi Büyükelçiliği müşavirliği görevinden döndükten sonra ‘’TURANCILIK’ felsefesi adına kurduğunu düşündüğüm Milliyetçi Hareket Partisi ise kökü olmayan bir parti olarak temayüz etmiştir. Aslen Kıbrıs doğumlu olan Alpaslan Türkeş’in esas adı ‘ALİ ASLAN’dır. Özü, kafatası şekline göre insanları sınıflandırma esasına dayanan bir uçuk felsefe. HİTLER gibi, saf TÜRK toplumu yaratma prensibini benimseyen düşüncenin temsilcisi idi. Partinin ilk destekçileri eğitim düzeyi düşük halk kitleleri idi.

Hafızalara kazınan ‘Bahçelievler Katliamı’ diye adlandırılan, Türkiye İşçi Partisi üyesi Latif Can, Efraim Ezgin, Serdar Alten, Osman Nuri Uzunlar, Faruk Ersan ve Salih Gevence isimli gençlerin, Ankara Bahçelievler’de birini havlu ile boğarak, dördünü de kurşunlayarak öldürülmesi olayında, Abdullah Çatlı’ya emri ‘Ali Aslan’ın verdiği bilinir. Çatlı ile birçok kez hem Ankara’da hem de Frankfurt’ta, başka konular içinde bir araya gelmiştik. Ancak Bahçelievler konusunu hiç konuşmadık.

Bir partinin başkanının, bir katliam için emir vermesini sadece bu olayda görmemekteyiz. Bu sefer kendi Ülkü Ocakları eski başkanı için bir ferman çıkarılıp, genç yetenek Sinan Ateş’in öldürülmesini tetikledi. Adi cinayet perdesi ile konunun kapatılmak istenilmesi ne kadar ucuz bir tezgah. Bu tezgahta oynanan oyuna seyirci kalmayacağını ekranlardan haykıran eski bir parti başkanı kadın, ‘Bu Davanın sonuna kadar takipçisiyim, Etmezsem Şerefsizim, Namussuzum’ demedi ekranlarda? 

Geçtiğimiz günlerde bu dava dosyası SİNCAN’da görüldü. Yangından mal kaçırırcasına, tanıklar yeterince dinlenmeden, karar verilmesi yönündeki yargının telaşında, siyaset bu, ‘Namussuzum’ diyen eski parti başkanı kadını gözlerim aradı, diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.

İNANCIMIZ
YORUMUNUZU YAZIN, TARTIŞMAYA KATILIN!
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *