YAPISAL ŞİDDET VE TÜRK HALKI

YAYINLAMA: 12 Şubat 2026 / 00.00 | GÜNCELLEME: 11 Şubat 2026 / 17.33

İlk defa Johan Galtung’un literatüre armağan ettiği “Yapısal Şiddet”, fiziksel güç kullanılmadan; yasalar, kurumlar, politikalar, ihmaller, umursamazlıklar yoluyla insanların hayat kalitesinin düşürülmesi, haklara erişiminin engellenmesi, yoksulluğa, güvencesizliğe ve görünmez acılara itilmesi durumunu ifade ediyor. Sistem; vatandaşlarının acı çekmesine, haklarına kavuşamamasına, tedirgin ve güvensiz olmalarına sebep olacak kadar kötüyse işte orada yapısal şiddet yuvalanmış demek oluyor.

Ülkede; bilgisizlik ya da tedbirsizlik nedeniyle erken ölümler yaşanıyorsa, ekonomik kabiliyetsizlikler sonunda yoksulluk dayanılmaz boyutlara ulaşmışsa, bireyler ruhsal çöküş yaşıyorsa, umutsuzluk içinde vatanlarını terk etme planları kuruyor, hatta intihara yelteniyorlarsa, bu sessiz yok oluşun sebebi yapısal şiddet.

Ülkemizde asgari ücretin ve emekli maaşlarının  yaşam maliyetinin altında tutulması, sosyal yardımların hak temelli değil, sadaka temelli olması, enflasyon karşısında ücretlerin korunmaması yapısal şiddetin adımları.

Böylece insanlar  daha uzun çalışıp daha yoksul yaşamaya, yetersiz beslenmeye, sağlığa, eğitime, hak ve hukuka erişememeye itiliyor. Kimse bireysel olarak darp edilmiyor ama yavaş yavaş tükeniyoruz.

Nitelikli kamusal eğitimin çökertilmesi, eğitimde fırsat eşitsizliğinin derinleşmesi, gençlerin diplomalı işsizliğe mahkûm edilmesi, hatta gücü elinde tutan ayrıcalıklıların, sahte diplomalarla, hak etmedikleri mevkilere çöreklenmeleri, umut kırma yoluyla yapısal şiddet örneklerinden bir kaçı…

Hastanelerde randevu sistemlerinin işlemez hâle gelmesi, sağlık çalışanlarının tükenmesi, yoksul-varsıl ayrımının büyümesi, ameliyatlarda devletin vatandaşa sunması gereken temel malzemelerin niteliksizleştirilerek, son anda, can pazarındaki  hastaların kaliteli malzemeyi ödeme mecburiyetinde bırakılmaları, tedaviyi geciktiriyor hatta önlenebilir hastalıklar çözümsüzlükten ölümlerle sonuçlanıyor. Yapısal şiddet bu kurumlarda bekletme, eriştirmeme, umursamama şeklinde çalışıyor.

Türkiye’de en çok özene muhtaç olan yaşlılar, çocuklar, kadınlar ve LGBT+ bireyler bu şiddetten en çok zarar gören kesim. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme, nefret söyleminin cezasız kalması, koruyucu sistemlerin çalıştırılmaması ve bu konularda eğitimin yapılmaması ; artan kadın cinayetleri, LGBTİ+ bireylerin aşağılanması, şiddet görmesi, güvenlik yerine korku üretimi pompalanması sonucunu yaratıyor. Yanlış hükümet politikaları vatandaşı korumuyor.
İddianameleri bile yazılmayan, uzayan davalar, keyfi tutuklamalar, öngörülemeyen hukuk; otosansüre sebep oluyor. Haklının değil, güçlünün sesinin en yüksek volümle çınladığı ülkede,  korku iklimi dört bir yanı sarıyor.

İnsanlar konuşmadığı için değil, konuşamadığı için susuyor.

“Burası Türkiye”, “Zaten ne bekliyorduk ki” , “Şükredelim” gibi cümleler yapısal şiddetin toplumsal içselleştirme aparatları ve bu çok tehlikeli.

Ülkemizde  yapısal şiddet; yanlış politikalarla, kötü tercihli bütçelerle, erişimsizlikle uygulanıyor. En iyi örneğini yaşadığımız ülkemizde de ayan beyan ortada olduğu gibi, yapısal şiddet, demokratik değil, otoriter rejimlerde hortluyor, çünkü otoriter rejimler meşruiyeti rızadan değil, kontrolden üretiyor ve  ihtiyacı olan kontrolü de görünmez şiddetle sağlıyor.

Yapısal şiddet; bütçeyle, yasayla, bürokrasiyle destekleniyor. Böylece halk aç bırakılıyor, bekletiliyor, yandaş olmayanlar acımasızca dışlanıyor, umutsuzlaştırılıyor. Eşitsizliği azaltma odaklı olan demokratik sistemlerin aksine, otoriter sistemlerde “Herkes eşit ama bazıları daha eşit”.

İnsanlardan ,acımasızca  devasa vergiler toplanıyor ama yoksul ; yardıma muhtaç, orta sınıf ; borçlu, gençler ;umutsuz, azınlık görünmez hale getiriliyor. Bu bilinçli bir tercih çünkü hak talep eden yurttaş, otoriter rejimin en büyük tehdidi.

Otoriter rejimde işlemeyen kurumlar, keyfi uygulanan yasalar, erişilmez haklar dünyasında kötü gidişten sorumlu kimse suçlu bulunmuyor, hesap vermiyor, yani fail yok ama derin acılar ,halktan kopuk bir hükümet düzeni var.

Tüm bu kötü gidişe elbette toplumsal dirençle karşı çıkabiliriz. Birbirimizi yalnız bırakmayarak, bilgiyi paylaşarak, hafızayı canlı tutup, tekrarlayarak, bu korkunç sistemi normalleştirmeyerek karşı çıkabiliriz. “Bu normal değil.” “Bunu hak etmiyoruz” cümleleri bile dirençtir ve küçük alanlar büyük gedikler açar.

Otoriter rejimler büyük meydanlardan korkar ama küçük dayanışmalardan daha çok korkar, çünkü kontrol edemezler, dağıtamazlar, sessizce çoğalmasına karşı duramazlar. Mahalle, sendika, dayanışma grubu, sanat, mizah, hikâye anlatımı…Bunların hepsi yapısal karşı-hafıza. Çocuğunu farklı ve düzgün yetiştirmek, kimliğini korumak, onurunu pazarlık konusu yapmamak da mikro direnişler ve  yapısal şiddeti çökertecek  hareketler. Mikro direniş, yapısal şiddetin “normal” saydığı şeyleri normalleştirmemek demek ve birbirine tutunmuş insanlar meşruiyeti yıkar ve  asla yenilmezler.

 

YAPISAL ŞİDDET VE TÜRK HALKI
YORUMUNUZU YAZIN, TARTIŞMAYA KATILIN!
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *