Kendini Sevdiğin Kadar Başkalarını Sev…

YAYINLAMA: 09 Haziran 2026 / 00.00 | GÜNCELLEME: 08 Haziran 2026 / 18.00

İnsanın, toplumların ve hatta içinde yaşadığımız sistemlerin işleyemez hâle gelmesi, büyük ölçüde duygudaşlık çeperimizin giderek daralmasıyla açıklanabilir. Oysa insanın ılımlı, sempatik ve olumlu biçimlenişi, uygarlığın en eşsiz kazanımlarından biri olarak görülmelidir.

Sorumluluk duymak, başkalarını önemsemek, onlar için fedakârlık yapabilmek ve bize ters gelen durumlara karşı duyarlılık göstermek... Bütün bunlar, yaşamın karmaşası içinde sağlıklı bağların kurulabilmesinin temel koşulları değil mi?

Sahip olduğumuz malın, mülkün, gücün, kimliğin, cinsiyetin ya da tarihin eşsiz olduğuna inanmak yerine, her birimizin birbirini içerdiğini hatırlamamız gerekir. Çünkü ne olursak olalım, birbirimize mecburiyetimiz vardır. Birbirimizi incitmemek, korumak, güven duygusunu beslemek ve bireysel ya da toplumsal ilişki düzenine katkıda bulunmak bizleri de özgür ve güvenli kılar.

Bugün dünyanın; çok kültürlülüğün, barışın, sevginin, hoşgörünün ve eşitliğin etrafının baskılarla çevrelendiğini biliyoruz. İnsan da tam bu ablukada debelenip duruyor. Peki insanların birlikte yaşayabileceği bir dünya mı kuruyoruz, yoksa hep birlikte karanlık yanlarımızdan beslenen bir yabancılaşmayı mı büyütüyoruz?

Çoğumuz artık yeryüzünde tekelleşen dikey bir ağın varlığını hissediyoruz. Bu ağ, kendi sürekliliğini binlerce yıl öncesine uzanan eşitsizlik hiyerarşilerini kurumsallaştırarak sürdürüyor. Adına ne dersek diyelim; erkekle kadın, ebeveynle çocuk, Asyalıyla Avrupalı, beyazla siyah, yoksulla zengin arasındaki ayrımları koyulaştırıyor. Her parçanın eşit olmadığını iddia ederek zihinlerin kendisini kutsamasına ve itaate yönelmesine zemin hazırlıyor.

Peki bu noktadan sonra ileriye nasıl gidilir? Tepetaklak olmuş dünyanın içinde, izini kaybettiğimiz hayatı ve hissetmeye bile mecâlimizin kalmadığı varoluş duygularımızı yeniden nasıl tasarlayabiliriz?

İnsanların bedenleri var; evet. Ancak o bedenlerin içindeki söylenceler sustu. Şen şakrak mizahlar askıda kaldı. Güldüren ve eğlendiren takılmalar keyifsizleşti. Sevgi ve aşk üreten dokular köreldi. İradeyi parçalayarak dağıtanlar, bedenin içini yeniden özgürleştirecek anlam arayışını neredeyse suç sayıyor.

İnsanların birbirine karşı kışkırtıldığı; duyguların örselendiği; toplumların cinsiyetleri, dilleri, kimlikleri ve yaşam tercihleri üzerinden horlandığı bir dünya bizimkisi. Zorla tek medeniyete doğru sürüklenen bu dünya; ticaret yapanları, iş büyütenleri, küresel sermayenin büyük bölümünü elinde tutanları memnun ediyor olabilir. Ancak çoğunluk için durum başka ses veriyor. Hoşgörüyü tüketen, zorlukları büyüten ve eşi benzeri görülmemiş anlaşmazlıkları körükleyen korku iklimi, artık çoğunluğun boynuna kadar dayanmıştır. Bu durumdaki hiç kimse kendini güvende görmüyor.

Unutmayalım; sırtını ırkçılığa, cinsiyetçi ayrımlara, kültürel ve inançsal kutuplaşmalara dayayanlar; sınıfsal eşitsizliklerden beslenenler aslında hepimize kaybettiriyor. Üstelik umut ile umutsuzluk arasında gidip gelen bu gelgitler, amaçlarımıza ulaşma irademizi ve insanlığın geleceğine katkı sunma isteğimizi de zayıflatıyor.

Oysa her birimizin kolayca tutunabileceği, gülüşünü içine çekebileceği, içtenlikle bağlanabileceği ve keyifle sorumluluk üstlenebileceği bir hayata ihtiyacı var.

Evet, zorluklar her çağda olağanüstü boyutlardaydı. Şiddet, öfke, tepki ve yıkma güdüsü insanlık tarihinin her döneminde başlıca sorunlardan biri oldu. Ama bütün bunlara rağmen korkularımızı, belirsizliklerimizi ve sevgisizliğimizi aşabilirsek; empati birikimimizi canlı ve diri tutabilirsek, biraz daha alçakgönüllü davranabilirsek insanlık bu durumun üstesinden gelebilir.

İnsanlar kendilerini dünyanın merkezi, ait oldukları kültürü insanlık tarihinin tek belirleyici unsuru; ırklarını, cinsiyetlerini, dillerini ve coğrafyalarını tarihin başlangıç noktası olarak görmekten vazgeçerse, üzerlerine giydikleri esaret kefenini de yırtabilirler.

Friedrich Nietzsche, soyla sopla ve geçmişle övünmenin insanı hakikatten uzaklaştırdığını söyler. Halil Cibran ise insanı bir bulutun üzerine çıkıp sınırların aslında olmadığını görmeye çağırır. Her ikisi de saygının, ilginin ve değer vermenin önemini hatırlatır.

Ve Konfüçyüs, insanın kendini sevdiği kadar başkalarını da sevmesini yaşamın özü olarak önümüze koyar.

Bu çağrıyı duyabilirsek; eşitlik, özgürlük, sorumluluk ve hakikat taşlarıyla daha yaşanabilir bir dünyanın yolunu döşeyebiliriz. Çünkü sevgi, güven, arkadaşlık, özveri, alçakgönüllülük, eşitlik ve adalet yoksa, kim gerçekten mutlu olabilir ki?

 

 

 

Yararlanılan Kaynaklar Alıntılamalar

21. Yüzyıl için 21 Ders-Y. Noah Harari

Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Zararı Üzerine-Friedrich Nietzsche

Analektler-Konfüçyüs

Kendini Sevdiğin Kadar Başkalarını Sev…
YORUMUNUZU YAZIN, TARTIŞMAYA KATILIN!
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *