“Özgürlük Çığlığı”
Doğuştan itibaren bizi kendine benzetmeyi görev edinen pek çok insan ve kurumla karşılaşırız. Hayatımızın her anı, biz doğmadan planlanmıştır. Anne, baba, kardeş, dost, akraba, toplum, okul ve kurumlar... Her biri bireye bir doğrultu çizmeye dünden hazırdır.
Bu andan itibaren bağımsızlığımız parça parça eksilir. İlk anda bir “Truva Atı” ile karşı karşıya olduğumuzu fark etmesek de başımıza bir çorap örüldüğünü içten içe hissederiz.
Doğamız aşındıkça bilinçaltına itilen tepkilerimiz ve dayatılanlara dudak büküşlerimiz görülmez. Süreklileşen kısıtlama ve yön vermelerin yararımıza olduğu iddia edilerek bunlara sevimli bir yüz giydirilmeye çalışılır.
Aile, komşu, sokak, mahalle, okul ve bağlı olduğumuz inanç veya kültür kurumları üzerimizde titrer. Ta ki biz doğamızdan kopup kendimizi baskın hayata teslim edinceye kadar, bizi fethetme çabası sürer. “Terbiye edildiğimiz” bu çerçeveli hayat, ilk olarak ortak gülmeyi, keyiflenmeyi ve neşe üretmeyi unutturur.
Ve o andan itibaren aslında hayatı da terk etmeye başlarız.
Artık sevinmek yerine kahretmeyi, kahırlanmayı öğreniriz; böylelikle sözde bütünleşmiş ama özde ayrışmış bir dünyanın bireyleriyizdir.
Kocaman evrende insanın kendi olması normal karşılanmıyor işte. İnsanın varoluşu doğrultusundaki istekleri engelleniyor. Kadın, erkek, çocuk... Tüm farklılıkları baskı altında tutan kültürel, geleneksel, hukuki ve sosyal gerekçeler çoktan üretilmiş.
İnsan zihni ve duygularının önüne bariyerler kurulması, ruhsal motivasyonlarının bu denli pasifize edilmesi; en çok da iktidar olmayı veya egemenlik kurmayı hedefleyenlere çekici gelmiştir. Fakat insan doğasına ve özgürlüğüne her çağdaki benzer müdahaleler masum değildir.
İnsanın tek tip şekillendirilmesine yönelik tüm gerekçeler politiktir.
Tarihi binlerce yıl önceden ele geçiren ve her şeyi kendilerinin keşfettiğini iddia eden ayrıcalıklı azınlık, kendi konfor alanını güvencede tutmak adına büyük çoğunluğu abluka ediyor.
Neyi seveceğimize; kimlerle yakın ya da uzak olacağımıza kadar bize formüller yazıldı. Bize nasıl yaşayacağımızı vaaz edenler, kendi huzur ve güvenlikleri uğruna taze dallarımızı ve yaratıcı gövdemizi budamayı sürdürüyorlar.
Elbette insanın kendini fark etmesinin, kendini açığa çıkarmasının ya da bu farkındalığı inşa etmesinin zorluğu küçümsenemez. Çünkü insanın kendine yabancılaşması ve kendini küçümsemesi, bir karakter özelliği hâline getirildi.
Binlerce yıldır “insan tabiatı” diye sunulan pek çok anlayışın ve değerin kontrol mekanizmaları tarafından icat edilmiş birer uydurma olduğunu birileri çoktan fark etti.
Üretilen tüm bu yıldırma ve ket vurma prensiplerine rağmen; sağduyulu, vicdanlı, meraklı ve sorgulayan insan doğasının ihmal ve istismar edilmesini reddediyor.
İçimizdeki özgür ses, kısılan bir çığlığa dönse de kendi baharında asla susmaz. İnsanlık, kendi hayallerinin hapsedildiği en küçük ilişkide bile özgürlük çığlığı atmıştır.
Bu çığlığı sadece siyahlar beyazlara ya da Amerika’nın yerlileri Avrupalı işgalcilere atmadı. İnsanlık tarihinin en eski dönemlerinden beri farklı boyutlarda özgürlük çığlıkları yükseliyor. Aslında bir bebeğin ilk ağlayışı bile kendi varlığına yapılan ilk müdahaleye karşıdır.
Emeği sömürülenlerin, güvencesiz ve kölece çalıştırılanların, insanca yaşamak isterken savaşa mecbur bırakılan halkların acısı... Ekolojik dengeye sahip çıkanların, eril ve ataerkil anlayışa karşı kendi olmak isteyen kadınların ve beslenme hakkından mahrum çocukların sesi olan binlerce özgürlük çığlığı bugün her zamankinden daha gür yankılanıyor.
Unutulmamalı ki insanlık geçmişi, aynı zamanda direnmenin ve umut etmenin de tarihidir.
Belki on bin, ya da binlerce yıl önce akıp giden zamana karşı duranlar sayesinde bugün zihinlerimiz ve kalplerimiz hâlâ coşkuyla çarpıyor. Her şeye rağmen doğruya inanan ve vazgeçmeyip direnen insanlar sayesinde “umut ilkesi” var olabildi.
Çoğumuz hak ettiğimiz nitelikli bir yaşama ulaşamadığımız için çığlık atarız.
Asıl mesele, ateşten düşüncelerle ısınabilmektir.
Daha özgür, eşit, barışçıl ve daha güzel bir hayatın varlığına, daha adil bir dünyanın olasılığına emek vermek; atılabilecek en büyük özgürlük çığlığıdır.
Yararlanılan Kaynaklar ve Etkileşimler:
Özgürlük Çığlığı (CRY Freedom) Filmi
Kadınların Köleleştirilmesi- John Stuart Mill
Ateşten Düşünceler-Edward J. O’Brien
