Umudu ve Hayatı Çoğaltabilmek
Her şey yeniden üretiliyor. Topraktaki başak, ağaçtaki tomurcuk, sıcağa koşup gelen kuşlar, kalbimizdeki çırpınışlar; sil baştan olmasa da her seferinde yeniden boy atıyor.
Önceden ne planlarsak planlayalım, hepimiz rastlantılardan, zorluklardan, hatalardan ya da toplumca oluşturulan denklemlerden geçeriz. Göz önündeki hayatın dalgalarına kapılmak ve onunla yakınlaşmak bile bedelsiz olmuyor.
Belki de bu yüzden içimizdeki her şey açıkça dile gelmez. Çoğu özlemimiz ve bazı fikirler bilinçaltımızda toplaşır. Böylece bir hikâyemiz sürse bile içten içe kırgınlıklar çoğalır.
Dünyanın ne olduğu konusunda biriktirdiğimiz soru işaretlerini artık “kendimizin ne olduğu” sorusuyla güncellesek mi? Neyin neyle hemhâl olduğunun farkına varmaktan başka çaremiz de yok. Kendimizin derinine inen yollara bir mum yaksak hepimiz bir nebze aydınlanacağız.
Hayatı sürekli bir boş vermişlikle erteledikçe onunla yoğun bağlar kuramıyoruz. Çünkü hayat kimse için kusursuz bir devrim ya da mükemmel bir ilerleyiş değildir.
Kusurları, yanılgı ve yenilmeleri hayatın akışından atamayız. Ama deneyimleri birbirinin üzerine koydukça yeni kaynakları keşfederiz.
Bir şeylerin eksikliğini yaşamadan, yetersizliğe düşmeden ve çelişmeden varlığımızı inşa edemeyiz. İnsan çelişkiyle baş etmeyi bildikçe, büyük ve nitelikli duyguları açığa çıkarır.
İnsan aynı yerde ve hep aynı ölçülerde durmaz. Duygular, fikirler, öngörüler ve beklentiler asla sabitlenemez. Bir şeyin doğasına ne kadar müdahale edersek edelim, o kendi doğasına özlem duyar. İlk fırsatta kendi doğasıyla özdeşleşmek için çırpınır.
Kalıtsal, genetik, biyolojik ya da toplumsal; ne dersek diyelim, canlılar ve insan, istekleri, içgüdüleri ve ihtiyaçlarıyla hikâyesini ilerletir. Bu yolculuk hepimize anlamın kapılarını aralatır.
İnsanın evrende tek başına, saf ve net bir anlamının olmadığı konusunda hâlâ tartışıyor olsak da çoğumuz artık bu gerçekle karşı karşıya geliyor.
Bedenimiz, nefes alma çabamız ve hislerimiz, başka varlıklarla kurduğumuz ilişkiler içinde kendine bir denge bulur. Tek başımıza var olmadık; yalnızken görünür de olamayız.
Kısacası insan, ekosistem içerisinde küçük bir parçadır. Bu sistem içerisindeki anlayışımız genişlemedikçe varlığımız da büyümez.
İnsan, yalnızca kendi doğasıyla değil, içinde olduğu toplumsal düzeneklerle de biçimleniyor.
Yeryüzü yüzyıllardır kapitalist ekonominin devasa etkisi altında. Her fikri, her türden algıyı ve düzeni bu büyük egemenliğin ağzından okumaya alışıyoruz. Sürekli tek bir noktaya odaklanmayı öğreniyor, böylece hayallerimizi de hedeflerimizi de eksik bırakıyoruz.
Bin yıldır ne diyorlar? Nüfusunu çoğalt, sadece işine gücüne bak, az kazançla yetin ve benim için çok tüket. Ekonomi tek kurtuluştur diyenler, emeğimiz, bedenimiz, hislerimiz, sevgimiz ve düşüncelerimiz üzerinde yön verme hakkını kendilerinde görüyorlar.
Bu nedenle sömürü yalnızca ekonomik değildir. Bu durumu kavramamak, ses çıkarmamak, tepkisiz kalmak; acıyı, hüznü ve yıkımı ortadan kaldırmıyor.
İyi ile doğrunun birliğini korumaya dair sorumluluk almaktan çekindiğimiz için hayat içindeki birçok iyileştirici ilişkiye varamıyoruz. Sevginin, duygusal bağların ve yaratıcılığın etkin olduğu dünyadan kaçmak için mazeretler üretiyoruz. Çünkü gerçek bağlarımıza bağlanmaktan ürküyoruz. Hâkim düşüncenin durmadan övdüğü çizgiden çıkmaktan korkuyoruz.
Daha az emek ve daha az risk gerektiren, renklilik istemeyen tek kişilik ilişkileri benimsiyoruz. Başımıza dert olmasın diye aşkımızı, sevdamızı, sosyal bütünleşmeyi ve adalet duygumuzu solduruyoruz. Üzerinde yeşerdiğimiz birikimleri bir güzel toz duman ettikçe, hakikat çığlığımız da rafa kalkıyor.
Oysa bireysellik değil; çeşitlilik, ruhsal genişlik ve başkasıyla oluşma hâli dayanıklılığı, özgürleşmeyi, ortak neşeyi ve umudu yükseltir.
Mikro düzeyde bile olsa sömürünün, eşitsizliğin, şiddetin, baskının ve ilgisizliğin hüküm sürdüğü her ilişki ve her kurum, insanlık ve gelecek adına acilen onarılmalıdır.
Birilerinin bilgimizin, sezgilerimizin, üretkenliğimizin, yaratıcılığımızın ve emeğimizin üzerinde hak ve söz sahibi olma hakkı yoktur.
İçimizdeki sevinci ve canlılığı, neşeyi, mutluluğa olan isteğimizi kimsenin boğmaya hakkı yok.
