Öğrendikçe Bilmediklerimiz Çoğalıyor

YAYINLAMA: 29 Eylül 2026 / 00.00 | GÜNCELLEME: 28 Eylül 2026 / 19.04

Kimseden onun hakkı olanı istemiyoruz aslında. Çoğumuz ara ara bir mutluluk şiiri dinlemeye bile razı. Mutsuzluğun azaldığı, daha kolay ve daha güvenli bir hayatın yeryüzünde çoğalmasını istiyoruz.

Mor, pembe sokaklarımız ve herkesi içine alan bir gökyüzümüz olsun. Avuçlarımızın iç içe geçtiği, gözlerdeki korku ve kaygının sönümlendiği mevsimlerimiz de olsun istiyoruz.

İçimize akmak için can atan aşklardan bihaber, hayatı hecelemek acı veriyor. Farkında mıyız? Durmadan kendine doğrultu arayan salıncaklar kadar yorgunuz.

Üstümüze binen ve bize bindirilen o acımasız, dikenli yükleri parçalamayı düşünmüyoruz. Bizi hayattan yedi kat uzak tutan o uçurumlardan kurtulmak bir yana, onları bir çıkmaz sokağa dönüştürüp fırtınayı ve karanlığı çoğaltıyoruz.

Kültürel düzeyi, mesleği, akademik unvanı, cinsiyeti, ırkı ve inancı ne olursa olsun insan kendini üstün görmeyi öğreniyor. “Ben neyim?” diye sormayan, kendisini bilmiyor. Sonra da kendi icat ettiği dar ve çıkmaz labirentin içinde tutsak oluyor.

Belki Schopenhauer, insanın tam anlamıyla tatmin olamayacağını bu yüzden anlatıyordu. Nietzsche ise insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesi ve kendisini aşması gerektiği düşünüyordu.

Oysa doğarken, tanımını henüz bilmediğimiz barışın ışıltıları içinde, özgürce ve doğal bir huzurla hayata el sallıyorduk. Dünyaya neşe veriyor, herkesin de o neşeyi yüreğiyle karşılaması için durmadan koşturuyorduk.

Zaten çocukluğun en vazgeçilmez yanı, her an yüzünü ve gönlünü hayata dönük tutmak değil midir?

Felsefe de, bilgelik de, ahlaki normlar da hayata hizmet etmeli. Hayatı anlamlı kılmayan ve hayallerimizi büyütmeyen değerler ya da fikirler dünyayı hasta ediyor, acıyı ebedileştiriyor.

Herkesin gözlerindeki umudu parlatan bir dünya isteği ütopik değildir. Neden eşitlikçi ve adaletli bir hayat gerçek olmasın ki? Niye mutluluk, samimiyet, saflık ve dürüstlük hayal olsun? Sömürünün ve kötülüğün ortadan kalkması neden fantezi olsun ki?

Belki de bildiklerimizi, öğrendiklerimizi, zihnimizi dolduran ilgileri ve ilgisizlikleri sorgulamak gerekiyor.

Biz bildikçe bilmediklerimiz çoğalıyor. Bildiklerimiz, bilmediklerimizin minicik bir zerreciğiyken; kocaman evren bizden sorulur duygusu çoğumuzu ne kadar aciz kılıyor, değil mi?

Peki o zaman, yeryüzündeki bütün neşe kalıntılarını yok eden ne?

Mutluluk ve sevinçli sabahlar yerine kocaman yalnızlıkları, bitmeyen acıları, sevgisizliği ve öfkeyi üreten koşullar başka dünyalıların eseri değil. İnsanlığın içine yıldırımlar kendiliğinden doluşmadı. Yüreklerdeki ışıltılar gözyaşlarına tesadüfen boğulmadı.

Belki de binlerce yıldır bizler hep bir önceki neslin ya da toplumsal algıların galeyanına kapılıyoruz. Binlerce yıldır birileri, üzerimizde kendi büyük sınavlarını veriyor.

Doğru ile yanlış arasındaki fark basit ve yalındır aslında.

Karamsarlığa yenik düşenlerle yeni bir güzellik yaratma isteğinde olanlar arasındaki farktır bu. Ümidi, sevinci ve mutluluğu paylaşanlarla her şeyi kendisi için fethetmeyi tek hedef seçenler arasındaki farktır doğru ile yanlış.

Bazı şeyler ötekilerden daha iyidir. Bunun sonuçları her yerde karşımıza çıkabilir. Ama buna açık olmak gerekir. “Bu daha doğrudur, o daha iyidir, diğeri daha niteliklidir” diyebildikçe hayat daha gerçekçi temellere oturur.

Ruhumuzun köşe başlarında, insanın kendi eksiğiyle yüzleşmek, kendimizi aşmak ve hayata sırtımızı dönmeden yolumuza devam etmek önemli bir yer tutmalı.

Kim dünyanın sokaklarında güven ve neşe içinde özgürce dolaşmak istemez ki? Kim sevincini ortaklaştırmak istemez ki?

Elbette kesintisiz, mükemmel bir hayatı icat etmek kolay değil.

Hepimiz bilge olmak zorunda da değiliz.

Ama doğruyu takip etmekten yorulmamalı insan.

 Ve daha iyi bir dünya, bütün bunların mümkün olabileceğine inanmaktan geçiyor.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Ateşten Düşünceler-Edward J. O’Brien

Öğrendikçe Bilmediklerimiz Çoğalıyor
YORUMUNUZU YAZIN, TARTIŞMAYA KATILIN!
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *