2000 affıyla 40 bin civarına düşen hapishane nüfusu, AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 'Cumhuriyet tarihinin altın yılları' olarak nitelediği son 25 yılda yaklaşık 11 kat artışla 433 bine yükseldi.
Cezaevlerinde doluluk oranı yüzde 142'ye ulaşmış durumda, kapasitenin üzerinde 129 bin tutuklu bulunuyor. 2005'te çıkarılan denetimli serbestlikten yararlananların sayısının da 600 bine yaklaştığı Türkiye, Avrupa'da en fazla mahpus sayısına sahip ülke... AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 'Cumhuriyet tarihinin altın yılları' olarak nitelediği son 25 yılın 'hapishane' bilançosu dikkat çekiyor.
Deniz Göktaş, Sinem Dedetaş gibi daha hüküm giymemiş isimler bile gün ışığının dahi zor göründüğü kuyu tipi olarak bilinen cezaevlerinde tutuluyor. Avukat Melis Gebeş, cezaevlerindeki hak ihlallerini anlattı. YENİ Partili Sezgin Tanrıkulu da, "İnsanlar cezaevinde nöbetleşe uyuyor. Çöp kutusunun yanında yatanlar var... Her gün bir operasyon haberiyle uyanıyoruz. Sanki AK Parti iktidara yeni gelmiş gibi... Bu iktidar 25 yıldır var. Bu kadar çete nereden çıktı? Bu kadar suç nasıl oluştu? Bu uyuşturucular nereden geliyor?" sorularını yöneltti.
Ağustos 2026’da açıklanan resmi verilere göre Türkiye’deki 402 hapishanede toplam 433 bin 520 kişi cezaevlerinde tutuklu bulunuyor. Buna göre, cezaevlerindeki doluluk oranının yüzde 142’ye ulaşmış durumda. Cezaevlerine ilişkin tespit ve verileri değerlendiren Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) Savunuculuk Koordinatörü avukat Melis Gebeş, bu durumun mahpuslar açısından ciddi hak ihlallerine yol açtığına dikkat çekti. “Son 10 yıldır neredeyse hapishanelere bağımsız gözetim faaliyeti gerçekleştirilemiyor. Hapishaneler dışarıya kapalı yapılar olmayı sürdürüyor. Bu nedenle de hak ihlali riskinin yüksek olduğu yerler” diyen Gebeş mektup ve yakınları aracılığıyla derneğe ulaşan şikayetleri ve tespitlerini aktardı. Ciddi bir hak ihlali meselesinin de kuyu tipi cezaevleri olduğuna dikkat çeken Gebeş, "Bu hapishaneler ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü mahpuslar, yani ağır suçlar işleyen mahpuslar için tasarlanmış. Ne Sinem Dedetaş’a ne Deniz Göktaş'a isnat edilen suç esasında o kadar ağır bir suç değil. Ve haklarında henüz bir hüküm de yok bildiğiniz gibi, yargılama öncesi bir tutuklamadan bahsediyoruz. Henüz suçlulukları bile kanıtlanmamışken bu derece ağır koşullarda tutulmaları kabul edilebilir değil." ifadelerini kullandı.
20 yıldır Türkiye genelinde cezaevlerinin ve tutukluların durumuna ilişkin izleme, değerlendirme ve savunuculuk çalışmaları yürüten Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) Savunuculuk Koordinatörü avukat Melis Gebeş, Türkiye’deki cezaevlerinin ilişkin resmi verileri ve dernek olarak yaptıkları tespitleri değerlendirdi.
Türkiye’de Hapishanelerin Genel Durumu ve Kapasite Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün (CTE) 3 Ağustos 2026 tarihinde yayınladığı resmi verilere göre, Türkiye’de 433 bin 520 kişi cezaevlerinde tutuklu bulunuyor. Türkiye’deki 402 hapishanenin ise toplam 304 bin 278 kişilik kapasitesi bulunuyor. Buna göre kapasitenin üzerinde 129 bin tutuklu bunuyor. Bu verilere göre cezaevlerindeki doluluk oranının yüzde 142’ye ulaşmış durumda.
Verilere ilişkin, “Türkiye bu rakamlara baktığımızda Avrupa Konseyi üye devletleri arasında yaklaşık son 10 yıldır en yüksek mahpus sayısına sahip ülke olma konumunu sürdürüyor. Dünya geneline baktığımızda da hapsetme oranı en yüksek ilk 10 ülke arasında yer alıyor Türkiye” diyen Gebeş, cezaevlerindeki kalabalıklaşma ve kapasite aşımının yalnızca fiziki yetersizlik anlamına gelmediğine, bu durumun mahpuslar açısından ciddi hak ihlallerine yol açtığına dikkat çekti. Gebeş, “Aşırı kalabalıklaşma sadece mahpusların yatacak yer bulamaması anlamına gelmiyor esasında. Hem hapishanedeki barınma ve hijyen koşullarının kötüleştiğini görüyoruz. Aynı zamanda sağlık hizmetlerine erişim, sosyal aktivitelere erişim gibi durumlarda da mahpuslar çok ciddi engellerle karşılaşabiliyorlar kapasite sorunu nedeniyle. Yani kapasite sorunu, aşırı kalabalıklaşma aslında hapishanelerde neredeyse her hak alanını etkileyen yapısal bir sorun alanı diyebiliriz. Bu sadece fiziki bir sorun değil aslında bir hak sorunu." şeklinde konuştu.
Kendilerine mektup veya yakınları aracılığıyla ulaşan mahpusların şikayetlerinde, sağlık hakkına erişim, İdare ve Gözlem Kurulu kararları ve yoksulluk sorunlarının öne çıktığını belirten Gebeş cezaevlerindeki kalabalıklaşma ve kapasite aşımının var olan sorunları derinleştirdiğini ifade etti. Gebeş şöyle konuştu:
"Sağlık hakkına erişim ciddi bir sorun. Sevkler zamanında gerçekleştirilemiyor, çoğu zaman gecikiyor. Hatta kimi zaman sevklerin hiç yapılamadığına dair vakalarla da karşılaşabiliyoruz. Özellikle kronik hastalığı bulunan, düzenli tedavi ihtiyacı olan ya da ağır hasta mahpuslar açısından bu artık yaşam hakkını tehdit eden, geri dönülemez sonuçlara yol açabilecek riskleri de beraberinde getiriyor. Bu sevklerin gerçekleştirilememesinin nedeni de genelde yine kapasite ve güvenlik gerekçeleri oluyor. ‘Kapasite yetersiz’, ‘Yeterli jandarma elemanımız yok’ diyerek sevk geciktirilebiliyor. Ya da bazen ring araçlarının içerisinde de mahpusların hak ihlaline uğradığını görebiliyoruz. Özellikle bu sıcak havalarda o kapalı araçlar içerisinde yine uzun süreler tutulması kişinin var olan sağlık durumunun da kötüleşmesine yol açıyor.
İnfaz kanununda ağır hasta mahpuslar açısından bir infaz ertelemesi sistemi öngörülmüş; kişi infazını erteleyip hastalığı süresini dışarıda geçirebiliyor. Ancak bunun için de bir Adli Tıp Kurumu (ATK) raporu kararı gerekiyor. Kişilerin diğer hastanelerden aldıkları raporlar olsa bile, ATK'nın ‘evet bu kişinin infazı ertelenebilir’ diye karar vermesi gerekiyor. Ancak biz uygulamada ATK'nın her zaman bu kararı vermediğini görebiliyoruz. Yine güvenlik gerekçeleriyle kişi çok ağır hasta olsa bile ne hastane sevki gerçekleşebiliyor ne infazda ertelenebiliyor. Dolayısıyla sağlık hakkına erişemiyor tedavi alamıyor. Kim zaman artık en son aşamada tedaviye ulaştığını görüyoruz. Bu yüzden biz infaz kanununun 16’ıncı maddesinin de değiştirilmesi gerektiğini ve bu ATK'nın tekel rolünün ortadan kaldırılması gerektiğini söylüyoruz. Mahpusların başka hastanelerden aldığı sağlık raporları da infaz arttırılması için yeterli ve geçerli olabilmeli.
Şu an mahpuslar hakkında neredeyse her türlü konuda İdare ve Gözlem Kurulu kararı gerekiyor. Bu kurullar mahpusların davranışlarına göre belirli puanlar veriyorlar ve bu şekilde iyi halde olup olmadıklarını belirliyorlar. Örneğin kapalı hapishaneden açık hapishaneye ayrılma, denetimli serbestlikten yararlanma, şartlı tahliye imkanından yararlanma gibi durumlarda İdare ve Gözlem Kurulu'nun mahpusun iyi hali olduğuna karar vermesi gerekiyor. Buradaki temel sorun şu, bu kurularda hapishanede görev yapan hapishane müdürü ya da diğer personel gibi kişiler görev yapıyor. O yüzden bu kurulların kararlarının ne derece tarafsız olduğu konusunda ciddi soru işaretleri var. Ki uygulamada da biz çoğu zaman idare ve gözlem kurullarının kararlarının somut ve nesnel ölçütlere dayanmadan verildiğine dair şikayetler alıyoruz. Örneğin mahpusun kütüphaneden kaç kitap aldığı bu puanlama sisteminde önemli bir unsur. Fakat kütüphaneden kitap alma durumu idare tarafından engellenmiş olabiliyor. Yani mahpusun sorumlu olmadığı bir idare kararı nedeniyle kendisinin aleyhine bir karar verilmesi söz konusu olabiliyor.
Somut ve nesnel gerekçelere dayanmayan kararlarla 30 yıllık mahpusların bile infaz süresinin uzatıldığını, tahliyelerinin ertelendiğini görebiliyoruz. Aslında İdare ve Gözlem Kurulu bu herhangi bir yargı organı değil fakat mahkemenin hükmettiği, kanunla öngörülmüş ceza süresinin üzerinde bir infaz süresine fiilen karar vermiş oluyor. Mahpusun kendisine karşı olumsuz davranışta bulunduğunu düşünebiliyor subjektif bir şekilde ve sırf cezalandırma amaçlı düşük puan vermesi de mümkün olabilir. Bu kurulların bağımsız ve tarafsız olması gerekiyor, ki uluslararası alanda da bu Türkiye hakkında Birleşmiş Milletler nezdinde eleştirilen bir konu.
Bir yandan mahpusların kendi ailelerine yakın yerlerdeki hapishanelere nakledilmeleri yönündeki talepleri genellikle güvenlik ve kapasite gibi gerekçelerle reddediliyor. Öte yandan mahpusların yine kapasite ve güvenlik gibi gerekçelerle ailelerinden çok uzak yerlerdeki hapishanelere zorla sevk edildiklerini görüyoruz. Mahpusun görüşçü sayısı da iyi halli olup olmadığına karar verirken değerlendirmeye alınan bir konu. İdare ve Gözlem Kurulu mahpusun görüş sayısının düşük olduğuna karar verebiliyor. Halbuki mahpus ailesinden uzak başka bir hapishaneye zorla sevk edilmiş oluyor, (aileler) yol ulaşım masrafları, zaman nedeniyle aslında görüşe gidemiyorlar. Burada da yine aslında idarenin aldığı bir kararın doğurduğu bir sonuç var. Ama bunun faturası mahpusa çıkartılıyor"
Diğer bir sorunun da hapishanelerdeki yoksulluk durumu olduğuna dikkat çeken Gebeş bu konuda da şunları söyledi:
"Dışarıdan baktığınızda belki hapishanelerde mahpusların tüm ihtiyaçlarının devlet tarafından karşılandığını düşünebiliyoruz ancak gerçekte durum böyle değil. Hapishanede bir yoksulluk sorunu var. Özellikle ekonomik krizin devam ettiği son 4-5 yıldır diyebiliriz. Kantin fiyatlarından şikayet ediyorlar. Mahpuslar pek çok temel ihtiyacını kendi imkanlarıyla hapishane kantinlerinden temin ediyorlar. Bunun içerisine temiz içme suyu dahil, hijyen ürünleri, temizlik malzemeleri dahil. Dolayısıyla mahpusun temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için belli bir ekonomik imkana sahip olması gerekiyor. Yine kapasite nedeniyle, mahpuslara hapishanede yemek veriliyor ancak bu yetersiz kalıyor ve kantinden beslenme ihtiyaçlarını ek gıda alarak gidermeye çalışıyorlar. Bu ekonomik kriz ortamında kantin fiyatları da hızlı bir şekilde artıyor ve çoğu mahpus bu fiyatları karşılayarak temel ihtiyaçlarını gidermekte zorluk çekiyor. İstihdama erişim olanakları her zaman herkes için geçerli olmayabiliyor. Ücretler de çoğu zaman kantindeki fiyatları karşılamaya yetmiyor. Bu nedenle mahpuslar aslında dışarıdan bir ekonomik desteğe bağımlı hale geliyorlar. Mahpusların yakını veya ailesi de ekonomik olarak böyle bir imkana sahip değilse bu aslında mahpusların içeride temel ihtiyaçların dahi karşılayamadığı anlamına geliyor. Bunun içerisinde aynı zamanda iletişim masrafları da dahil. Pek çok mahpusun ekonomik durumu elektronik görüşme ücretlerini karşılamaya da el vermiyor"
Yeni hapishaneler açmanın kalabalıklaşma sorununu çözmediğini belirten Gebeş, "Yeni hapishaneler açıldığında kapasitenin belirli bir süre arttığını görüyoruz. Ancak mahpus nüfusu bu kapasite artışından daha hızlı bir şekilde artıyor. Dolayısıyla kısa süre içerisinde tekrar hapishanelerin dolduğunu ve aşırı kalabalıklaşma sorununun devam ettiğini görüyoruz" dedi. cumhuriyet
