Dicle ve Fırat havzalarını kapsayan bölgede ekolojik kırım HES ve GES’lerle sürüyor. Havzada, 169 HES, 75 GES projesi faaliyette, 43 HES projesi lisans-ön lisans, 77 HES projesi planlama aşamasında. 20 GES projesi ise ön lisans, 26’sı yapım aşamasında bulunuyor
Dicle’den Munzur’a, Zap Vadisi’nden Aras Havzası’na uzanan geniş coğrafyada son yıllarda hız kazanan enerji, maden ve altyapı projeleri, bölgeyi derinleşen bir ekolojik krizle karşı karşıya bırakıyor.
Hidroelektrik santraller, güneş enerji sahaları, baraj projeleri ve maden ocaklarıyla birlikte ilerleyen yoğun endüstriyel dönüşüm, su döngüsünü, biyolojik çeşitliliği ve yerel yaşam alanlarını köklü biçimde değiştiriyor. Özellikle Dicle ve Fırat havzaları boyunca inşa edilen baraj ve HES projeleri, nehirlerin doğal akış rejimini parçalayarak ekosistemlerin sürekliliğini zayıflatıyor. Akarsu yataklarının bölünmesi, balık türlerinin göç yollarının kesilmesi ve sulak alanların daralması bölgedeki su ekosistemlerinin taşıma kapasitesini giderek daha fazla zorluyor. Bu süreç yalnızca hidrolojik bir dönüşüm değil, aynı zamanda biyolojik çeşitlilik açısından da kalıcı kayıplar üretiyor.
Bununla birlikte, özellikle Şırnak, Hakkari ve Mardin hattında yoğunlaşan maden ve taş ocakları faaliyetleri, dağ ekosistemlerini parçalayarak orman örtüsünü zayıflatıyor ve toprak yapısını geri dönüşü zor biçimde değiştiriyor. Yol açma, patlatma ve kazı faaliyetleriyle genişleyen maden sahaları, yalnızca yüzeysel bir tahribat yaratmakla kalmıyor, yeraltı su sistemlerini de etkileyerek su kaynaklarının azalmasına ve kuraklık riskinin artmasına neden oluyor.
Bölgedeki ekolojik baskının bir diğer boyutunu ise güneş enerji santralleri oluşturuyor. Tarım arazileri ve meraların geniş ölçekli enerji sahalarına dönüştürülmesi, özellikle kırsal üretim alanlarında parçalanmaya yol açarken, hayvancılık faaliyetlerini de sınırlandırarak yok etme eşiğine doğru götürüyor. Söz konusu dönüşümün plansız ilerlemesi durumunda, ekolojik denge kadar yerel gıda üretim sistemlerinin de zayıflayacağı uyarısı yapılıyor.
Türkiye’nin en zengin biyolojik çeşitlilik bölgeleri arasında yer alan coğrafyada çok sayıda endemik bitki ve hayvan türü bulunuyor. Ancak habitat kaybı, su rejimindeki değişim ve artan ekolojik tahribat nedeniyle bu türlerin yaşam alanları giderek daralıyor. Ekoloji örgütleri, bazı türlerin yalnızca belirli vadilerde ya da mikro havzalarda varlığını sürdürebildiğini, bu alanların da proje sahalarıyla çakıştığını belirtiyor.
Söz konusu tahribat yalnızca bir enerji üretim havzası değil, aynı zamanda ekolojik açıdan kırılgan ve hızla dönüşen bir alan haline getiriyor. Sürecin yalnızca çevresel değil, sosyal ve kültürel sonuçlar da doğurduğunu belirten çevre savunucuları suya erişim, tarım alanları ve kırsal yaşamın bütünlüğünün giderek zayıfladığını ifade ediyor.
Buna göre işletmede olan HES projesi sayısı 169. Lisanslı, ön lisanslı ve üretim lisanslı HES proje sayısı ise 43. Planlanan HES proje sayısı ise 77. En fazla HES bulunan kentler sırasıyla Maraş (49), Erzurum (27), Malatya (20), Adıyaman (19) ve Şırnak (18) olarak kayıtlara geçti.
İşletmede olan GES projesi sayısı ise 75. Ancak bu sayının daha fazla olduğu belirtiliyor. Ön lisanslı GES proje sayısı 20, yapım aşamasında olan GES proje sayısı ise 26. GES projelerinin en fazla bulunduğu kentler ise Diyarbakır (16), Mardin (9), Urfa (8), Erzurum (8) ve Van (7) oldu.
Fırat ve Dicle havzaları üzerinde 100 büyük ölçekli baraj ve HES bulunuyor. İşletmede olan büyük barajlar arasında Keban, Karakaya, Atatürk, Ilısu, Alpaslan, Kralkızı, Dicle yer alıyor. Planlanan ve lisanslı küçük ve orta ölçekli HES projelerinin yanı sıra en yoğun HES kümelenmesi Maraş, Erzurum, Elazığ, Muş, Diyarbakır, Dersim ve Van'da bulunuyor.
Ekolojik tahribattan etkilenen ekosistemler arasında sulak alanlar, sazlıklar, yüksek dağ çayırları, bozkır ekosistemleri, akarsu endemiği balık türlerinin yaşam alanları, göç rotaları ve kuş alanları yer alıyor. HES, GES, maden ve altyapı projeleriyle birlikte bölgede su rejimi, toprak yapısı ve biyolojik çeşitlilik aynı anda büyük bir yıkımla karşı karşıya bulunuyor. En kritik risk ise habitat parçalanması ve geri dönüşü olmayan tür kayıpları olarak öne çıkıyor.artıgerçek
