Schopenhauer’in Kirpi İkilemi: Dostluk mu, Çıkar Ortaklığı mı?
(Bile Bile Okların Menzilinde)
Dostluk, arkadaşlık dediğimiz şey gerçekten bir bağ mıdır, yoksa adını koyamadığımız bir çıkar ortaklığı mı?
İnsan, dostluk diye adlandırdığı birçok ilişkide aslında bir çıkar ortaklığının parçası olduğunu itiraf etmekten kaçınır.
İlişkiler ister romantik ister iş ortamında kurulsun, bireyler çoğu zaman kendi tercihlerini, beklentilerini ve arzularını öncelerler. Dostlukta görülen sıkı bağ dahi çoğu zaman ortak bir idealden ziyade kişisel beklentilere dayanır. İhtiyaçların karşılanması durumunda hissedilen memnuniyet dışarıdan ortak gibi görünse de bireyin iç dünyasında farklı biçimlerde tezahür eder. Beklentiler karşılanmadığında ise kişi içsel bir kırgınlık, küskünlük ve hayal kırıklığı yaşar; hatta bunun sorumlusu olarak en yakın gördüğü dostlarını konumlandırabilir. Ancak bu durum çoğu zaman dostluğu sona erdirmek için yeterli bir sebep olmaz. Sürdürdüğümüz her bağ, biraz da henüz ölmemiş bir umudun eseridir. Belki bir gün anlaşılma ihtimali, belki bir gün karşılık bulma arzusu… Koparamadığımız dostluklar, çoğu zaman gerçekleşmemiş bir beklentinin değil, henüz vazgeçemediğimiz bir hayalin gölgesinde yaşamaya devam eder.
İnsanın doğasında yer alan çıkara dayalı bir hayatı sürdürmenin cazibesinin ardındaki temel motivasyonlar farklı kategorik ayrımlarla değerlendirilebilir. Bunların başında, “sürüden ayrılanı kurt kapar” endişesiyle sosyal dışlanmışlık riskinden kaçınma isteği gelir. Birey, varlığını, statüsünü ve payesini sürdürebilmek adına çoğu zaman suni bir dostluk ve dayanışma çevresi illüzyonu içinde yaşamaktan geri durmaz.
Bir çocuk sahibi olmak, biyolojik hazzı gidermek, ekonomik kaygılardan uzaklaşmak, güvenli bir limana sığınmak, bir amacı gerçekleştirmek ya da konfor alanını sağlamak gibi dürtülerle başlayan ilişkilerin benzer saiklerle sona ermesi ise insanlık tarihi kadar eski bir deneyimdir.
Başka bir ifadeyle, insan denilen varlığın mimarisinin -ya da algoritmasının- ardında, yalnızca varlığını koruma içgüdüsü değil; aynı zamanda şahsi istek, beklenti, haz ve arzuların tatmini yer alır. Bu zihinsel mekanizma çoğu zaman davranışlarımızın ana eksenini oluşturur. Öylesine yaygındır ki insanın kültür tarihi bunu bize tekrar tekrar hatırlatır.
Örneğin Kant’ın bu konudaki vecizesi, insanın her ne olursa olsun bir araç değil, bir amaç olarak görülmesi gerektiğini insanlık tarihinin en güçlü ahlaki ifadelerinden biriyle dile getirir. Immanuel Kant’ın Groundwork of the Metaphysics of Morals (1785) -Türkçedeki adıyla Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi Üzerine- adlı eserinde yer alan Kategorik İmperatif’in ikinci formülasyonu şöyledir: “Öyle davran ki gerek kendi kişiliğinde gerek başkasının kişiliğinde insanlığı her zaman aynı zamanda bir amaç olarak göresin; onu asla yalnızca bir araç olarak kullanmayasın.”
Ne var ki bunu, bireysel menfaatini her şeyin önüne koymuş; ahlaki referansı zayıf, çıkarı pusula edinmiş, şartlara göre şekil alan insanlardan beklemek gerçekçi değildir. Bunu baştan kabullenmek, belki de keşkelerimizi azaltmanın tek yoludur.
Çıkara dayalı bir ilişkinin son kullanma tarihi geldiğinde, “öküz öldü, ortaklık bozuldu” misali, bir zamanlar masalımsı görünen günler hızla çamur deryasına dönüşür. Hayal kırıklıkları, kopuşlar, acılar ve keşkeler çoğu zaman buradan doğar. Çünkü insan, fabrika ayarlarındaki ilkel “ben”liğini “biz”e dönüştürmeyi başaramaz. Büyük aşklar bu yüzden büyük şaşkınlıklarla son bulur. Ve sonunda iki taraf da yalnızca birer “ex”e dönüşür.
Bu nedenle, insanların çoğu zaman menfaatleri gereği bizimle dostluk kurduklarını unuturuz. Kendimize dair özel, genel ya da mahrem ayrımı yapmadan; henüz yeni tanımış olsak bile, tüm bilgileri tereddütsüz ve cömertçe ortaya dökeriz. Saf duygularla paylaştığımız her söz, her biri kıymetli sandığımız anılar, kendi dilimiz ve iradesizliğimiz aracılığıyla en ulvi değerlerimizi sessizce aşındırır.
Çok geçmeden manipüle edildiğimizi, irademize ve kişiliğimize ipotek konulduğunu fark ederiz; fakat o an geldiğinde iş işten geçmiş olur. Tüm bunlar bir kirpinin dikenleri gibi batmaya başlar. Acısı zamanla hafiflese de yıllar boyunca dilimizden eksilmeyen tek bir kelime kalır: Keşke.
Gerek insanlık tarihi gerekse edebî eserler, sözlükteki en pahalı, en külfetli ve en acımasız kelimelerden birinin “keşke” olduğunu bize defalarca hatırlatmıştır. Eğer yaşadığımız deneyimler bizi sürekli “keşke” diye başlayan cümleler kurmaya zorluyorsa, bunun ardında yatan temel sebeplerden biri, Aristoteles’in Golden Mean dediği; dozajını ayarlayamadığımız düşünce, söylem ve eylem dengesini bilmeyişimizdir. Fakat buna daha sonra değineceğiz.
Madem kirpiden söz ettik, şimdi Arthur Schopenhauer’in 1851 yılında yayımlanan Parerga ile Paralipomena: Kısa Felsefi Denemeler adlı eserine dönelim (1974, ss. 651–652). Schopenhauer, insanlar arasındaki yakın ilişkileri “kirpi ikilemi” metaforuyla açıklar. Bu metaforda insan ilişkileri, karşılıklı çıkar ve zorunluluk nedeniyle birbirine sığınmak zorunda kalan; fakat aynı yakınlık yüzünden acı çeken kirpiler üzerinden anlatılır:
Soğuk bir kış günü kirpiler, birbirlerinin vücut ısılarından faydalanmak ve donarak ölmemek için birbirlerine yaklaşırlar. Birbirine yaklaşan kirpiler, ilk aşamada ısınmanın verdiği konfor ve rahatlamayla oklarını birbirlerine batırdıklarının farkına varmazlar. Ancak zamanla okların verdiği acıyı hissetmeye başlarlar. Bunun üzerine tekrar birbirlerinden uzaklaşmak zorunda kalırlar. Fakat bu kez de yeniden üşümeye başlar ve donma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Dolayısıyla kirpiler, bu iki olumsuz durum arasında hayatta kalabilmek için aralarında, soğuktan donmayacak kadar yakın, fakat aynı zamanda okların hedefi olmayacak kadar da uzak bir mesafeyi korumak zorunda kalırlar.
Kirpilerin zorunlu mesafe ayarına geçmeden önce, Aristoteles’in altın orta kavramından başlamak daha yerinde olacaktır. Aristoteles, ideal yaşamın iki uç arasında kurulan ve süreklilik kazanan bir dengeyle mümkün olduğunu söyler. Erdem, aşırılık ile eksiklik arasındaki ölçüyü tutturabilmektir.
Anne, baba, çocuk, öğretmen, öğrenci, işveren, idareci, çalışan, akraba ve arkadaş arasındaki sağlıklı ilişkinin yolu da bu altın orta ilkesinden geçer. Sözümüzde, davranışımızda, tutum ve yaklaşımımızda bu ölçüyü işletebildiğimiz ölçüde hayal kırıklıklarının ve “keşke”lerin azalacağını düşünebiliriz.
Sigmund Freud ise Arthur Schopenhauer’un kirpi metaforundan hareketle, yalnızca aile bireyleri arasındaki değil; komşuların, köylülerin, aynı topluluk içindeki farklı grupların ve hatta ülkelerin birbirlerine yönelik düşmanlık ve çatışmalarının arkasındaki dinamiği açıklamaya çalışmıştır.
Dostluklarına, arkadaşlıklarına, ilişkilerine bir rüyanın, bir mucizenin gerçekleşmesi olarak bakıp çok geçmeden birbirlerini söz, tutum, davranış oklarını atarak yaralasalar da genelde, şahsi çıkara dayalı zorunlu ilişkiye devam ederler.
Freud bunu harika bir şekilde dile getirir: “Soğuk bir kış sabahı, donmamak için birbirine yaklaşan oklu kirpiler gibiyiz.” Bu nedenle, safça ve/veya çıkara dayalı bir şekilde başlayan yakınlaşmaların verdiği acıyla benliğinin, sevgisinin, güveninin, inancının araçsallaştırıldığını gören insan ne yazık ki keşkelerine bir keşke daha ekleyerek yolculuğuna devam edip durmakta.
Sonuca gelecek olursak, insan dostum, arkadaşım, sevgilim dediği insanı kendi bencil duygu, düşünce ve arzularını gerçekleştirmek için araç olarak kullanıp görmeden yaşamayı hedeflemeli. Karşı taraf ise sırf şartlar ne olursa olsun kendisini yaralayacağını bile bile okların menziline sokulmadan canı pahasına da olsa yaşamayı öğrenmeli. Tek başına kalmanın korkusundan uzaklaşıp yalnız kalmanın özgürlüğüne sığınmalı. İkisi arasındaki farkı, fırsat bulursam, bir sonraki yazıda kaleme almaya çalışacağım.
‘İnsan insanın kurdu değil’, ‘insan insanın yuvası olmayı’ öğrenene kadar kirpiler gibi yaşamaya devam edeceğiz.
Gelin yazıyı Atilla İlhan ile bitirelim:
Kirpi gibisin çocuk
Her tarafın diken
Kim elini uzatsa
Delik deşik
Üstelik sen de kan içindesin

