1 EKİM DÜNYA YAŞLILAR GÜNÜ VE KAHVE
1 Ekim; 1991 yılından beri Birleşmiş Milletler kararıyla “Uluslararası Yaşlılar Günü“ olarak kutlanıyor. Dünyada yaşlı nüfusun giderek artması, yaşlıların toplumsal hakları, bağımsızlıkları, sosyal hayata katılımları, bakımları gibi konularda farkındalık oluşturmak, bugünün kutlanmasındaki amaç, ancak ayrıca topluma katkıda bulunan, deneyim ve bilgi birikimi olan bireylerin hak ettikleri koşullara dikkat çekmek de bugünün amaçlarından biri. Bizim gibi gelişmeye niyeti olmayan ülkelerde yaşlıların bir ömür biriktirdikleri deneyimi toplumla paylaşma koşullarını yaratmak yerine bir an önce bir şekilde toplumdan çekilmeleri, içten içe dilendiği için, biz en iyisi bugün kuşaklararası dayanışmanın kıymetini ve yaş alma hakkını konuşmayı bir kenara bırakıp kahvenin öyküsüne değinelim.
Bugün; aynı zamanda, bazı ülkelerde kahve sektörü tarafından Dünya Kahve Günü olarak da kutlanıyor.
Kahve bitkisinin anavatanı, bilinenin aksine Etiyopya'nın Kaffa bölgesi ve adını da tüm dünyada buradan alıyor. Kahveyle ilgili tarih ve efsanenin iç içe geçtiği öyküler var.
Kahvenin dünya yolculuğunda, Etiyopya'dan Kızıldeniz'in karşı kıyısındaki Yemen'e geçişi yüzünden kahvenin “Yemen’den geldiği” bilgisi hafızalarımıza kazınmış. 15. yüzyıldan itibaren, kahve, Yemen'in Mocha limanından dünyaya yayıldığı için de “mocha” sözcüğü kahveyle özdeşleşmiş.
Kahve İstanbul'a 16. yüzyılda gelmiş. Osmanlı döneminde Yemen üzerinden İstanbul'a ulaşan kahve, kısa sürede saray ve kent kültürünün önemli bir parçası olmuş. Kahvehaneler Avrupa'ya da İstanbul üzerinden ulaşmış. 17. yüzyılda, Londra, Paris, Viyana ve Venedik 'te kahvehaneler açılmaya başlamış. Avrupa kahvehaneleri zamanla tüccarların, yazarların, sanatçıların ve entelektüellerin buluşma noktalarına dönüşmüş.
Dünyanın sosyal hayatını değiştiren mekânlardan sayılan İstanbul'un kahvehaneleri, 16. yüzyılın ortalarından itibaren yalnızca kahve içilen yerler olmanın ötesinde, sohbet edilen, kitap ve gazete okunan, satranç ve tavla oynanan, gündem, felsefe konuşulan yerler haline gelmiş ve isimleri “Kıraathane”ye evrilmiş. Kıraat sözcüğü arapça “Okumak” ve kıraathane de “Okuma Evi” demek. Kıraathane aslında kitabın evi ama kahveyle aynı masada buluşmuş. Zamanla kahvehane ile kıraathane arasındaki sınır da silinmiş.
“Türk kahvesi” aslında sadece muhteşem tadı olan bir içecek olmakla kalmamış. Toplumumuzun ona yüklediği birçok sembolik gizemli görevler olmuş. Hazırlama ve sunma kültürü, ince çekilmiş kahvenin cezvede pişirilmesi, köpüğü, fincanı ve yanında ikram edilen su ve tatlılarla birlikte kendine özgü ritüeli günümüzde de biliniyor. Kahve sunumunun, Osmanlı geleneğinden bize kalan ama unutulmaya yüz tutmuş önemli bir görevi de var: Osmanlıda, ev sahibi, konuğa kahveyle birlikte su ikram edermiş. Konuk önce suyu içerse aç olduğu, kahveyi tercih ederse tok olduğu mesajı alınırmış. Böylece ev sahibi, konuğa yemek ikram edip etmeyeceğini, doğrudan sormadan anlayabilirmiş. Kahvenin yanında su yoksa, zaten ev sahibinin yemeğe buyur etmeye niyetinin olmadığı da anlaşılırmış.
Kahvenin Osmanlı toplumundan günümüze gelen, evlilik kültüründe de özel bir yeri var. “Kız isteme” geleneğinde gelin adayının kahve ikram etmesini, kahvenin basit bir ikramdan çok sosyal bir iletişim aracına dönüşmesini hepimiz biliriz. Günümüzdeki tuzlu kahve geleneği ise daha sonraki dönemlerde mizahi bir ritüele dönüşmüş. Her türlü zorluğa rağmen damadın gelinden vaz geçmeyeceğini gösterme cesaretini ortaya çıkarma ana fikrine dayanmış.
Gaziantep’te çok bilinen menengiç kahvesi, kahve çekirdeğinden değil, menengiç ağacının meyvelerinden hazırlanıyor.
Yıllardır anlatılan bir efsaneye göre, Brezilya’da kahve toplayan kadınların ellerinin, güneşe ve ağır çalışma koşullarına rağmen şaşırtıcı biçimde genç kaldığını fark eden araştırmacılar, kahvenin cilt üzerindeki etkilerini merak etmişler. Bu efsanenin gerçekliği tartışılsa da bilim dünyasının, kahvenin cilt üzerindeki etkilerine ilgisi gerçek. Kahvede bulunan kafein ve polifenoller gibi bileşenlerin antioksidan özellikleri ve ciltteki epitel dokuya olası koruyucu etkileri biliniyor. O sebeple “Kahve peeling seansları” giderek artıyor.
Değerlerimize karşı ne kadar hoyratız… Bize ait olanı korumayı, yaşatmayı ve dünyaya anlatmayı çoğu zaman beceremiyoruz. Oysa kültür, yalnızca geçmişten miras aldığımız bir şey değil; sahip çıkmadığımızda elimizden sabun köpüğü gibi kayıp yok olan bir hazine. Bir zamanlar Türk kahvesi kültürümüzü bile yeterince sahiplenemediğimiz, bu eşsiz geleneğin başka ülkelerin kültürel anlatıları içinde erime tehlikesi yaşadığı günleri unutmamak gerek. Neyse ki Türk kahvesi kültürü ve geleneği, 2013 yılında UNESCO'nun Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'ne girdi. Böylece yalnızca kahvenin kendisi değil; pişirilmesinden sunumuna, ikramından etrafında oluşan sosyal geleneklere kadar bir kültürün uluslararası düzeyde tescili gerçekleşti.
Sorun yalnızca UNESCO'ya girmekle çözülmüyor. Kendi değerlerimizin kıymetini, kimse söylemeden önce bilmemiz gerekiyor.
Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı varsa, o fincanın ardındaki kültürün de yüzyıllık hatırı olmalı. Tıpkı yaşlılarımızın taşıdığı anılar, deneyimler ve hayat bilgisi gibi… Onlar toplumun yaşayan hafızaları. Kültürümüzü ve değerlerimizi kaybetmeden önce, yaşlılarımızın kıymetini bilmek; onların sesine, biriktirdikleri yaşam derslerine kulak vermek zorundayız, çünkü bazı değerlerin ne kadar büyük olduğunu, onları kaybettikten sonra anlamamızın hiçbir telafisi yok.

