ÇÖKÜYORUZ

YAYINLAMA: 22 Ekim 2026 / 00.00 | GÜNCELLEME: 21 Ekim 2026 / 13.26

“Bir toplumu çökertmenin en sinsi yolu, o topluma çökmekte olduğunu fark ettirmemektir” diye düşünürdüm hep. Oysa daha sinsi yolları olduğunu yaşayarak görüyor ve çok üzülüyorum.

Bir toplumu çökertmek için tanklara, toplara, savaşlara ihtiyaç yok. Bazen bir ülkeyi yıkmanın en etkili yolu, vatandaşlarına, yavaş yavaş ve çok sinsi bir planla daha önceki kazanımlarını teker teker unutturmak.  Vasata alışmalarını, yolsuzlukları, haksızlıkları, hukuksuzlukları kabullenmelerini sağlamak en başarılı yöntem.

Bir toplumu çökertmek için önce adalet tartışmalı hale getirilir, eğitim niteliksizleştirilir, liyakat değersizleştirilir. Halk; dürüstlüğü saflık, ahlakı gösteriş, eleştirel düşünceyi de tehdit olarak algılamaya başladığında  oldukça yol kat edilmiş olur. İnsanlar birbirine yabancılaştırır, mümkün olduğu kadar keskin gruplaşma yaratılır.  Yoksulluk, yolsuzluk, adaletsizlik   sıradanlaşır, umut tükenir ve insanlar daha iyiyi hedeflemek yerine ,sadece sabırla ve şükürle vakit geçirmeye başlar. Silkinip hak ettiği düzeni almak için kolları sıvamaya, hem inancı hem de gücü kalmamıştır artık. Ve sonunda öyle bir noktaya gelinir ki kimse yaşananlara şaşırmaz.

Türkiye'nin bugün karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerden biri tam da budur: Anormalliklerin normalleşmesi.

Adaletin yerini güç aldığında, cahillerin özgüvenin tavan yaptığında ve bilginin kusur sayıldığı bir düzende artık toplumsal yapı taşları çoktan aşınmaya başlamış olur. Öğretmenin ve öğrenmenin değersizleştirildiği, üniversitelerin çoğunluğunun tüm araştırma ve eğitim metodlarından uzaklaşıp sadece diploma üreten binalar haline geldiği, hatta sahte diplomalı cahillerin artık üst düzey konumlarda cirit attığı bir toplumda bilginin değeri azalırken cehaletin özgüveni artıyorsa, orada yalnızca eğitim değil, gelecek de tehlikededir.

Devlete duyulan güven zayıfladıkça, korku, sessizlik ve çaresizlik de semirdikçe semirir.

Bir ülkeyi ayakta tutan liyakat, ahlak ve ar  erimeye başladığında , bunun bedelini toplum öder.

“Nepotizm” denen akraba kayırmacılığı, giderek büyüyen obez bir kibre dönüşür. Niteliksizlere teslim edilen ekonomi yanlış yönetilir, kamu hizmetleri aksar. Doymayan bir muktedir grubunun iktidar hırsı  yüzünden  kaybolan fırsatlar büyür, refah ve bolluk içinde yaşamak artık hayal olur ve umutsuzluk  toplumun üzerine karabasan gibi çöker. En kötüsü de zamanla insanlar buna alışır.

Artık kimse en yetenekli kişinin neden seçilmediğini sormaz. Herkes seçilmek için kimi tanıması gerektiğini öğrenmeye çalışır.

Bir zamanlar sıradan kabul edilen gereksinimlerin lükse dönüşmesi, gençlerin bağımsız bir hayat kurmakta zorlanması, insanların sürekli daha azıyla yetinmeye zorlanması yalnızca ekonomik değil, toplumsal bir çöküştür. Ailece gidilen bir tiyatro, haftada bir dışarıda yenen bir yemek hayal olmuştur artık. Daha da korkuncu bunların özlenmesini “ abartı” bulan bir yönetim ülkenin başındadır ve halkı yeteri kadar şükretmemekle suçlar.

Oysa bir ülkede insanlar daha iyi yaşamayı hedeflemek yerine daha kötü yaşamadığına şükretmeye başlıyorsa, orada ciddi bir sorun var demektir.

Farklılıklar demokratik bir toplumun doğal parçasıyken, siyasi kutuplaşma bu farklılıkları cephelere böldüğü için, insanlar aynı ekonomik sorunları yaşadıkları halde  ortak çözümler aramayı artık akıllarından bile geçirmez.

Bir insanın hakkını savunmak ya da acısını paylaşmak için onunla aynı düşünmek gerekmediğini unutan toplumda, komşusunun acısına üzülmeden önce hangi görüşten olduğunu sormak dayanışmayı da zayıflatır. Çökmeye başlayan ülkelerde  toplumsal duyarlılık azalır.

Ahlakın ölçüsü insanların nasıl giyindiği, kimi sevdiği veya nasıl yaşadığı değil; başkalarının haklarına ne kadar saygı gösterdiğidir.

Bir toplumun ahlaki gelişmişliği, kendisine benzeyenlere nasıl davrandığı kadar, kendisinden farklı olanlara nasıl davrandığıyla da ölçülür.

Böyle toplumlarda gerçek, giderek değersizleşir. Baskı altındaki gazeteciler, kendini güvende hissetmeyen eleştirel ses, giderek zayıflar ve muktedirin istediği şekilde bilgilendirilen toplum bir hayal dünyasında yaşamaya başlar.

Bir süre sonra insanlar yalnızca farklı görüşlere değil, farklı gerçeklere sahipmiş gibi yaşadıklarını anlayamaz hale gelir.

Herkes kendi inandığı haberi okur, kendi düşüncesini doğrulayan insanları dinler, hoşuna gitmeyen bilgileri reddeder.

Oysa gerçek mutlaktır, bir tanedir ve siyasi bir tarafa ait değildir. Ancak ilizyon her yeri sarmıştır ve insanlar artık hiç bir şeyi değiştiremeyeceklerini düşünmeye başlar.
Ez cümle şimdi anlıyorum ki: Bir toplumu çökertmenin en sinsi yolu, o topluma çökmekte olduğunu fark ettirmemek değil; fark ettiği halde hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inandırmakmış.

 

ÇÖKÜYORUZ
YORUMUNUZU YAZIN, TARTIŞMAYA KATILIN!
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *