Güle güle Kenan
Ölüm Kenan’a da hiç yakışmadı. Çocukluğu ve gençliği mücadele ve yokluk içerisinde geçmiş olmasına rağmen, hayata bu kadar bağlı, bu kadar pozitif bakabilen ve çevresine bu enerjisini yansıtan ender insanlardan biriydi. İyi bir dost ve arkadaştı.
Uzun yıllar Sabah’ta spor servisi sorumlusu olarak çalıştı. Çok çalışkan, kıpır kıpır, heyecanlı yapısını birlikte çalıştığı arkadaşlarına yansıtırdı. Yıllarca işlettiği büfedeki işlerini sabahın erken saatlerinden itibaren yoluna koyar, gazeteye koşar, çok hızlı ve seri şekilde yazısını, haberleri yazardı. Ofise her zaman güler yüzle, güzel sözlerle girerdi.
Yakın illerdeki Gaziantepspor maçlarına arabasıyla gider, gecenin geç saatlerinde ofise döner, heyecanla fotoğrafları tab ettirir, sayfasını hazırlardı. Teknolojinin, internetin olanaklarının ve hızının olmadığı bir dönemde, akşam geç saatte biten maçları fotoğrafları ve sonuçları ile onun çalışkanlığı ve hızı sayesinde ertesi gün Sabah’ın sayfalarına yansıtmış olurduk.
Sabah’tan ayrıldıktan sonra Olay TV’ye gitti, orada da uzun yıllar başarılı çalışmalar yaptı. Yazdığı yazılar, haberler ve televizyon programları ile toplumun Gaziantepspor’a ilgisini her zaman canlı tuttu.
Sabah’tan ayrıldıktan sonra nedensiz bir şekilde uzun yıllar görüşemedik. Bundan 5-6 yıl önce
aradı, sarı basın kartı başvurusu yapmak için Sabah arşivindeki yazılara nasıl ulaşabileceğini sordu. Telefondaki sohbetimiz ardından, ofise ziyaretime geldi. Aradan hiç o kadar zaman geçmemiş gibi oturup uzun uzun konuştuk. Eski günleri, nasıl heyecanla gazetecilik yaptığımızı hatırladık.
Sabah’ta geçirdiği yılların ve bizlerle olan dostluğunun ona çok büyük zenginlik ve tecrübe kattığını, o yıllara çok değer verdiğini söyledi.
Sohbetin sonunda, “Nurgün Hanım, demek ki sağlam bir dostluğumuz varmış, sanki aradan bu kadar zaman geçmemiş gibi yine aynı şekilde saatlerdir konuşuyoruz” dedi ve gülerek bir anısını anlattı: “Bir seferinde Sabah’ın spor sayfasında üç yerde resmim çıkmış. Köşe yazısında resim, teknik direktörle konuşurken resim, antrenmanda futbolcularla resim. Gazeteye geldiğimde beni çağırıp, ‘Kenan bir sayfada üç tane resmin var, sen aktör müsün, gazeteci misin ya’ dedin. Şimdikileri görsen böyle demezdin” diye kahkaha attı.
Sonrasında da ziyaretleri hep devam etti. Her seferinde vedalaşırken, “Başın düşerse dara Kenan Yücel’i ara” diyerek giderdi.
Ben de gerçekten birçok şey için aradım onu, “Kenan bizim demir kapı çalışmıyor, Kenan arabayı iyi bir servise götürmem lazım, Kenan çocuklar Galatasaray maçına bilet bulamamış, Kenan bir panjurcu lazım”, her seferinde gerekli kişi ile dakikalar içinde irtibatımı sağlar, işi hallettirir, “Başın düşerse dara Kenan Yücel’i ara diye boşa demiyorum” esprisiyle kapatırdı telefonu.
Gazete ve televizyon programları nedeniyle çok geniş bir çevresi vardı. Son yıllarda Nevşehir’in kaplıcaları ile ünlü Kozaklı ilçesindeki bir otel ile anlaşıp, Gaziantep’ten oraya haftalık son derece makul fiyatlı turlar düzenliyordu. Bu sayede de çevresini çok genişletmişti. Bana da sürekli, “Kozaklı’ya gelmelisin” diye davet ediyordu.
Geçen yıl Ekim ayında Buse’yi Nevşehir’e bırakıp dönerken, Kenan’da Kozaklı’daydı. Sabah erken yola çıkıp, Kozaklı’ya gittim. Tur götürdüğü otelde de tıpkı Antep’teki gibi çok seviliyordu, ona özel bir oda vermişlerdi. Turdakilerin dinlenme saatinden olmasından yararlanıp, “Hadi gidiyoruz” dedi. Bu kez onun arabasıyla, Hacı Bektaş’a gittik. Hacı Bektaş Veli’nin dergah ve türbesini üniversite yıllarında ziyaret etmiştim. Kenan’la ikinci kez gittik. Bu ortamı çok sevdiğini ve her seferinde oraya girdiğinde derin bir huzur duyduğunu söyledi. Hacı Bektaş’ta fotoğraflarımı çekti, ertesi gün bana yollayıp, altına da “Hacı Bektaş güzeli” yazmıştı.
Onu otele bırakıp ben yola çıktım. Antep’e gelince, mesaj attım, “Geldim” diye. “Canlı konumdan takip ediyordum, biliyorum geldiğini” dedi.
Geçtiğimiz bahar aylarındaydı, bir şey için aradım cevap vermedi, mesaj yazdım dönmedi. Hiç Kenan’ın yapacağı iş değil. Bir gün bekledim, dönüş olmayınca merak edip yeniden ısrarla aradım. Kızı açtı telefonu, “Babam yoğun bakımda” deyince ne diyeceğimi bilemedim. Turp gibi adam derler ya, ne işi var yoğun bakımda?
Meğer, safra kesesi ameliyatı diye hafife alıp, Emek Hastanesi’nde ameliyat olmuş. Daha doğrusu olamamış, zira ameliyat sırasında karaciğerden geçen bir damar kesilmiş, yani resmen ameliyat masasında kalmış, apar topar Şehir Hastanesi’ne nakletmişler, orada ikinci ameliyat ve yoğun bakım. Resmen ölümden dönmüştü.
Birkaç gün sonra yoğun bakımdan çıkınca aradı. Durumu anlattı, “Yani Kenan, senin gibi eli kolu bu kadar uzun bir insan nasıl böyle riskli bir ameliyat için yanlış tercih yapar” dedim. “Hiç sorma” dedi.
Hastaneden çıkınca da geldi ziyarete uzun uzun konuştuk. Toparlanmış gibiydi, ameliyat sonrası rutin kontrolleri iyi gidiyordu. Ancak bir süre sonra karaciğerde bir kitle tespit edildi. “Nurgün Hanım, doktor sonuçları görünce, sen karaciğer kanserisin dedi, bunu aniden duymak çok ağır geldi” dedi. Sonrasında geçen birkaç aylık süreçte İstanbul ve Ankara’da gittiği profesörler de immünoterapiyi önerdiler.
Hayata bağlılığı, mücadele gücü ile hep tedavinin olumlu sonuçlanacağına ve kanseri yeneceğine inanıyordu, ama olmadı. Ondan iyileştim diye telefon beklerken, ölüm haberini almak çok ağır geldi. Hasta yatağında uzun zamandır mücadele ettiği sürekli basın kartını almanın sevincini yaşadı.
Sevgili eşine ve çocuklarına gurur duyacakları bir eş ve baba, bize de çok güzel dostluk anıları bırakarak, aramızdan ayrıldı.
Güle güle Kenan, ışıklarda uyu.
