Torunum ve Kemençe…

YAYINLAMA: 13 Ocak 2015 / 18.00 | GÜNCELLEME: 13 Ocak 2015 / 18.00

Arkamdan “çenesi düştü” diye söyletmemem için kimi konuları karşımdaki kişinin “ârif” oluşuna sığınarak “aydın havası”nda “idare eder”, kısa keserim.
Artık anlasın canım, uzun-uzun anlatacak kimin zamanı var ki bu çağda?.. Nerede okumuştum, şimdi anımsayamıyorum, Rahmetli İnönü, bir CHP Grup Toplantısında -sanırım- Rahmetli Kemal Satır’ın söz alıp bir konuda açıklama yapacağını görünce, söz vermeden önce, “Kemal Bey, uzun-uzun izahata lüzum yok. Ömrüm bitiyor. Ona göre…” demiş.
Sakın ola benden bunu istemeyiniz. Ben ölçülü bir adamım. Atacağım adımın boyunu, söyleyeceğim sözün yerini, zamanını ve de hedefini bu yaşa geldikten sonra hesaplayamayacak kadar bunamadım daha.
Hemen “gına geldi” demezseniz, yine “seyahat-i Paris”ten söz açmak istiyorum. Demiştim ya, “karikatür sergim çok başarılı oldu, ilgi gördü” diye ya, işte o noktadan devam ediyorum. Sanatsal anlamda Paris’in havasını kokladıktan sonra “Avrupa’nın Başkenti” olarak görülen Brüksel’e kapağı atmanın zamanı gelmişti. Nerede olursa olsun bir yolculuğa çıkacaksanız sizi uğurlayacak kimseler yoksa garipsiniz, “yad eller”deki gibi… Sağ olsunlar Bülent Cumur ile -Trabzon’dan tanıdığım- Suna Genç kardeşim Paris Tren Garı’nda “göçmen kuş” olmamı önlediler, yol gösterip hızlı trene emanet ettiler. Hedefim Brüksel…
Belçika’nın başkentinde üç gün önce dünyamıza merhaba diyen üçünü torunum bekliyor, dedem gelip kulağıma ezan okusun diye. Hızlı tren bizde de böyle mi, bilemiyorum. Göz açıp kapama hızı gibi sanki… Paris-Brüksel öyle yakın mekânlar değil ama bana bu yolculuk iki nefeslik gibi geldi.
***
Derler ki, “Sadık dost; yolculukta, kumar masasında, dar günde belli olur” diye ya, sevgili Bülent Cumur bu konuda 10 üzerinden her zaman tam not alacak “dört-dörtlük” bir hemşerimiz. Çok hoşsohbet/nüktedan… Tam bir Karadenizli.
Brüksel’de Paris’in yorgunluğunu çıkarıyorum, telefonum çınladı. Paris’ten doğru “Abi, ne var-ne yok” diye soruyor, Bülent kardeşim. Anlatıyorum yeni torunumu… Sağ kulağına ezan okuduğumu söylüyorum. Bülent’te bir gülme faslı ki; anlatılır gibi değil. Telefondan kulağıma gelen sesten katıla-katıla güldüğünü görür gibi oluyorum. Sonunda gülme faslı bitince: “- Abi, sen ne yaptın ya?..” sordu. Ne yanıt verebilirdim ki?
-Ne oldu, anlayamadım Bülent kardeşim, dedim. O da, “Abi, torunun öbür kulağına kemençe çal da Karadenizliliği tam olsun, demesin mi? Bu kez ikimiz karşılıklı güldük.
***
Brüksel, gördüğüm diğer Avrupa kentlerinden farklı bir mimari özelliğe sahip… Kent insanının her yerde ve her zaman cafe içme gibi bir alışkanlığı var. Biz Almanları “Biracı…”, birayı sever biliriz, ama en iyi birayı Belçikalıların ürettiğini bu son gezimde öğrendim. Mühendis kızımın mesai arkadaşı, dostum Hugo “hoş geldin ziyareti”me marka-marka pahalı biralarla gelince geceyi “Bira bayramı” olarak kutladık. Hugo söyledi, “En kaliteli birayı biz üretiyoruz” dedi.
***
Brüksel’in “Türk mahallesi” bizim deyimimizle “kurtarılmış bölge” gibi… En azından Belçikalılar böyle görüyor. Önceleri Afyon Emirdağ’lı yurttaşlarımız yanında diğerleri deburayı mekan tutunca bu semt zamanla “Türk Mahallesi” kimliği kazanmış… TM malı satan market, kasabı, berberi, her mesleği icra edenler var. Trabzonspor’u tutan da var, GS, BJK ve FB’yi de… Ama hiç kırıcı değiller birbirlerine.
“Gemiyi attım suya/Geliyi siya siya…” diyor bizim Temel… Benimkisi de öyle… Yarın Brüksel günleri…

Torunum ve Kemençe…