Ulu çınar ağaçları ve çamaşırhaneler

YAYINLAMA: 01 Ocak 1970 / 04.00 | GÜNCELLEME: 01 Ocak 1970 / 04.00

Kış aylarında Gökçeada’ya günde karşılıklı üç sefer var. Feribot, Kabatepe’den kalkıyor. Kabatepe için haritaya bakarsanız, Çanakkale boğazının batı tarafında olduğunu görürsünüz. Yaz ayları öncelikli olmak üzere haftada bir iki kez de sadece yolcu alan feribot seferi ise Çanakkale’den yapılıyor Gökçeada’ya.
Alex Massavetas, Anemos otelin ortaklarından birisi. Cambridge Üniversitesinde hukuk doktarası yapmış, ama hayatını Financial Times gurubuna ait yayınlarda ekonomi yazıları yazarak kazanıyor. Anneannesi Fetiye’li imiş. Türkiye’ye ilk gelişi İzmir tarafına imiş ve hiç beğenmemiş. Ancak daha sonraki senelerde İstanbul’a gelince aşık olmuş ve burada yaşamaya karar vermiş. Mükemmel Türkçe’yi de burada kalmaya karar verince öğrenmiş. Alex’in çok gurur duyduğu bir kitabı var. İsmi İngilizce olarak “İstanbul, the city of absences” Kültürün deformasyonunu anlattığı kitabı “Yoklukların kenti İstanbul” olarak çevrilebilir. Yokluktan, refah yokluğunu değil, kültür yoksulluğunu kastediyor.
Gökçeada’ya giderken feribotta Önder Bey ve eşi Mine hanımla tanıştım. Çok nazik insanlar... bizi balık yemeğe evlerine davet ettiler. İlginçtir, ada etrafında istavrit balığı çıkmadığı için istavriti İstanbul’dan getirmişlerdi. Önder Bey’lerin evi, Badem köyünde, tipik bir köyevi... Oturdukları salona bir odun sobası kurmuşlar, bütün katı o soba ile ısıtıyorlardı. Hem nostaljik, hem de pek hoşdu... Mine hanım pek meraklı... Bahçede birkaç tane ayva, muşmula ağacı var. Bir de yaban mersini fidesi dikmiş, fide henüz çok küçük olmasına rağmen üzerinde meyve vardı. Ben daha önce hiç yaban mersini yememiştim herhalde, çok beğendim. Biraz ağaç, biraz iğde tadı aldığınız pek değişik bir aroması var. Bilmem bilir misiniz? Halk hekimliliğinde de çok kullanılır.
Bir akşam üzeri eski Bademli köyündeki kahveye gittik. Yine dar ve dik yokuşlar çıktık. Arabamızı uygun olan bir yere park ettikten sonra sokaklarda rast gele yürüdük. Asırlık çınar ağacı ve hemen yanında tüm köylerde de olan çamaşırhane gördük. Çamaşırhane, Anadoluda da bol su olan köylerde, sakinlerin çamaşırlarını rahatlıkla yıkayabilmelerine imkan veren üzeri örtük oldukça muntazam bir yapıdır. Çamaşırhanede büyük ocak ve kazanların yanısıra çamaşırı dövebileceğiniz mermer tezgah veya masa vardır. Gökçeada’da görünce biraz hayret ettim. Demek ki Anadoludaki çamaşırhanelerin aslı da Rumlardan kalma... Rumlar çamaşırlarını kendi pişirdikleri sabun ve asma kütüğünü yakarak elde ettikleri kül ile yıkarlarmış.
Yukarı Bademlide gezerken vakit akşam olmuştu. Kahvehaneyi aramak için etrafa bakarken bir hanım çıkıp, “burası kahvehane içeri buyrun” dedi. Hemen girdik. Tavsiye üzerine melisa çayı ısmarladık. Melisa çayı, hafif limon tadını aldığınız çok aromalı bir içecek... Tavsiye ederim. Kurutulmuş melisa yaprakları açık olarak bile satılıyor.
Köy kahvesinde Yukarı Bademli köyünde oturan birkaç Rum ile köyün müslüman sakini vardı. Burada Kica hanım ile hem resim çektirdik, hem de konuştuk. Kica Hanım, uzun seneler kocası ile Güney Afrika’da yaşamış. Sonra geri dönmüşler. Kocası ölmüş. Kızı ise Rodos adasında bir araba kiralama firmasında çalışıyormuş. Kızı, fırsat buldukça Gökçeada’ya gelip annesinin yanında kalırmış. Kica Hanım kızını büyük hasretle bekliyordu.
Dereköy,Tepeköy, Zeytinli, Yukarı ve Aşağı Bademliler, Kale köy Gökçeada’nın köyleri. Terk edilmiş, yıkık dökük evler arasında gezerken insan pek hüzünleniyor. Kimbilir bir zamanlar nasıldı Gökçeada? İmroz’dan Gökçeada’ya kitabında Güliz Beşe Erginsoy yaptığı sözlü tarih çalışmasında 1964 yılından sonra evlere baskınlar, yağmalar yapıldığını evlerin işgal edildiğini yazmış.
Adanın bol su kaynakları ve birden fazla barajı var. Hatta güneydoğusunda bir tuz gölü bile var. Her yeri gezdik... Adanın yolları standardın dışında oldukça dar ve batı tarafı aşırı virajlı... Çok dikkatli araba kullanmak lazım. Çok güzel plajlar; sörf yapılabilecek şahane kıyılara sahip... Kiliselerin çoğu Pazar günü ayin yapıyor. Ancak burası kırsal kesim olduğu için bütün seromoni en geç saat 11:00 gibi bitiyor. O nedenle ayini görmek için kiliseye erken gitmek gerekiyor. 15 Ağustos’da tıpkı Vakıflı köyünde olduğu gibi, Gökçeada’da da bağış kurbanlarla yemekler pişiriliyor, hep birlikte yeniliyor. Kiliselerden birinde gördüm, kurban olayını düzenli yapmak için bir sistem kurmuşlar. Kasap çengelleri filan bile var...
Gökçeada gayet güzel bir dinlenme yeri... Anemos otel de gayet güzel... Her ne kadar Rumlardan kalan mutfak kültürü yaşamıyorsa da, yine de karnınızı doyurabileceğiniz güzel küçük lokantalar var. Balık da yiyebilirsiniz. Hristo Amca’nın sakızlı muhallebisini, Yorgo Amca’nın da şarabını içebilirsiniz. Merkezde satılan efibadem de gayet güzel... Adanın güzel plajlarında ılık, rahat yüzülen sularda güzel bir tatil yapabilirsiniz.
Aaaaa az daha unutuyordum, Şule Hanım’ın ve Aziz Bey’in sabunlarını unutmamak gerek. İmroza sabununu internetten de ısmarlamak mümkün. Saçları yıkamak için tavsiye ettikleri çam sabunu gerçekten de kafanıza iyi geliyor! Ben, artık şampuan kullanmam herhalde saçlarımı temizlemek için...
Aman oğlak eti yemeden ve çiğ oğlak eti almadan Gökçeada’dan ayrılmayın...



Ulu çınar ağaçları ve çamaşırhaneler