Büyüyen Sessizlik ve Eksilen Hayatlar…
Her gün arkamızda ne çok eksik ve acıklı hikâye bırakıyoruz, değil mi?
Üstelik öfke, nefret ve kopuşla dolu kayboluşlara tanık oluyoruz. Belki de yalnızca tanık değil, olanların pasif ortaklarıyız.
Olanla yüzleşmeye bile fırsat bulamadan, hayatın eksilen parçalarını anlamaya çalışırken derin yarılmalar yaşıyoruz. Oysa ne bireysel ne de toplumsal felaketler bir anda ortaya çıkmıyor. Çoğu zaman görünmeden, düşüncemizin kıyısına bile uğramadan, sessizce birikiyor ve bir gün ansızın bizi kuşattığını fark ediyoruz.
Sanki her coğrafyada bir “öfke çağı” yükseliyor. Tedirginliği büyüten, korkuyu diri tutan bir güç, kalıntılarıyla duygularımıza hükmediyor. Böylece içinde yaşadığımız dünyaya “eskidi” diyoruz; onu yeniden tarif etmeye ve yıkmaya çalışırken uygarlığın peşinden koştuğumuzu sanıyoruz.
Oysa kurduğumuzu düşündüğümüz yeni hayatın insanı, planların çok ötesinde bir yerde yığılıp kalıyor. Çünkü bireyselleşmenin ve güç yarışının egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Ve bu dünya, herkese zehirli sularını dayatıyor.
Bir suç ortaya çıktığında ise yalnızca suçlular üzerinden açıklamaya çalışıyoruz. Ama bu, yıkımı anlamaya yetmiyor. Çünkü suç çoğu zaman üretilir; kendiliğinden var olmaz. Güç, iktidar, eşitsizlik ve şiddet birbirini besler.
Yoksulluk, adaletsizlik, ayrımcılık ve belirsizlik arttıkça insanların sorunlarla baş etme gücü zayıflar; yerini öfke ve şiddet alır.
Yasal ve toplumsal yaptırımlar zayıf kaldıkça, tutarlılık kayboldukça trajedi büyür. Ve eğer bu zemini besleyen koşullar değişmezse, bir çocuktan da herhangi birimizden de “suçlu” çıkabilir.
Tam da burada dönüp kendimize bakmamız gerekiyor.
Bir çocuk; evde, okulda, sokakta, yani hayatın içinde, kendini güvende ve sevinçli hissetmiyorsa, sorun yalnızca onda değildir.
Belirsiz bir geleceğe hazırlanma adına, akademik başarıya sıkıştırılmış bir yaşam sunuyoruz. Ebeveyn hırsları, yarış odaklı eğitim anlayışı ve bitmeyen testler çocukları hissetmeyen birer makineye dönüştürüyor.
O makine, zamanı geldiğinde hem kendine hem de en yakınına zarar verebilecek bir öfke biriktiriyor.
“Çocuğum en iyisi olsun” derken, aslında onu en başta biz kaybediyoruz. Sevgi, empati, dayanışma ve duyarlılık; fark etmeden onların özünden eksiliyor.
Oysa ebeveynlik yalnızca bakım vermek değildir. Maddi ihtiyaçları karşılamak da tek başına yeterli değildir.
Çocuk; ilgiye, iletişime, birlikte üretmeye ve anlaşılmaya ihtiyaç duyar. Bunlar olmadığında duygularını sağlıklı bir biçimde büyütemez.
Diğer yanda; büyük binalar, küçük bahçeler. Koşamayan, oynayamayan, nefes alamayan çocuklar. Sanata, spora, oyuna yer açamayan eğitim ortamları…
Sonra da o çocuklara “neden mutsuzsun?” diye soruyoruz.
Belki de onlar, sürekli mükemmel olmaları istenmesinden yoruldu.
Ya da durmadan yüzlerine büyük cümleler kurulmasından bıktı.
Belki de tek istedikleri şey; anlaşılmak, önemsenmek ve güvende hissetmek.
Çocukların çocuk olma hakkını ellerinden aldıkça, onların öfkesine şaşırmamalıyız.
Çünkü elindeki güveni ve mutluluğu kaybetmekten korkan her insan, bir süre sonra kendini korumak için öfkeye, tepkiye ve hatta şiddete başvurur.
Hepimiz benzer bir kadere mecbur bırakılıyoruz. İncitilen, korkuyla dolan insanlara dönüşüyoruz. Öz sevgimiz ve duyarlılıklarımız zayıfladıkça, sevgiye ve hayata daha çok özlem duyuyoruz.
Başta çocuklar olmak üzere, kendimiz dışındaki her şeyi “düzeltilecek bir nesne” olarak görmekten vazgeçsek?
Birbirimizin yanında sadece birer varlık olarak durmayı denesek… Çocukların duygu dünyasına gerçekten alan açsak?
Her tür sömürüye, haksızlığa ve ayrıştırmaya dur diyerek, çocuklara rol model olma zamanı çoktan gelip çatmadı mı?
Unutmayalım:
“Kalp, anlam isteyen bir kaptır.
Boş bırakılırsa, hiç beklemediğimiz zehirli sularla dolabilir.”
Yararlanılan Kaynaklar ve alıntılamalar:
Modern Yetimler-İsa Aras
Öfke Çağı-Pankaj MISHRA
Tedirginlik Çağı-Evren Balta
