SEFİLLER

YAYINLAMA: 01 Haziran 2026 / 00.00 | GÜNCELLEME: 31 Mayıs 2026 / 19.57

Kütüphane kültürü ile yatılı ortaokula başladığımda Talas’ta tanışmıştım. Önce hikaye kitapları daha sonra romanlara dadanmış, hatta ‘The Glorious Quaran’ adı ile tercüme olarak yazılmış mukaddes kitabımız olan Kuran’ın İngilizcesini bu kütüphanede okumuştum. 

26 Şubat 1802’de doğan Victor Marie Hugo, Fransa’da edebiyat akımının değerli isimlerinden birisidir. Şiirleri, romanları ve hikayeleri ile döneminin önemli edebiyatçıları arasında anılır. Hatta en önde gelen bir yazardır. Sadece Fransa da değil bütün Dünya literatür tarihinin önemli bir ismi. VİCTOR HUGO.Yazdığı bir çok kitap arasında ‘SEFİLLER’ ve ‘NOTRE DAM ‘IN KAMBURU’ olarak bildiğimiz, ‘THE HUNCBACK OF NOTRE DAM’ ve ‘LES MİSERABLES’ adlı kitaplar, dünya klasikleri arasında baş yapıt olarak durduğunu düşünürüm. Bu kitaplardan ilk okuduğum ‘Sefiller’ idi. Çok etkilenmiştim. 

Aç olduğu için çaldığı bir somun ekmek yüzünden kürek mahkumu olan Jan Valjean’ın hayat hikayesi, okumuşsanız, sizin de etkilemiş olduğunuzu düşünürüm. Jan Valjean’ın hayatındaki inişler ve çıkışların, insan hayatında gerçekten günümüz Türkiyesi’nde yaşanır olabilir mi? Kürek mahkumluğu sonrası sığındığı kilisenin Piskoposu tarafından karnının doyurulmasından sonra, yemek takımlarını çalan Jan Valjean, yakalandığında, Piskopozun yemek takımını ona hediye ettiğini söylemesini nasıl değerlendirirsiniz bilmiyorum.

Daha sonra Jan Valjean, yerleştiği kasabada çalışkanlığı ile zengin olur, hatta çevresinde o kadar çok sevilir ki Belediye başkanı bile olur. Bu arada Jan Valjean’ın peşinde olan şüpheci Polis JAVERT ile olan ilişkileri romanın serüvenlerini oluşturur.

Çok kitap okuduğumu iddia edecek değilim, hele büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün okuduğu 4000’den fazla kitabın yanında, benim okuduğum kitap sayısının esamesi bile anılmaz diye düşünmekteyim. Hayatının büyük bir bölümü cephede geçen bir büyük dehanın kitap okumak için, hangi zamanda fırsat bulup okuduğunu hala düşünmekteyim. Sadece okumak da değil, kitapların önemli yerlerinin altını çizmek için bile hem bir kaleme hem de zamana ihtiyaç vardır. 

Bu ülkede parti başkanlığı, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı yapmış Süleyman Demirel’in de çok okuyan bir insan olduğunu hatırlarım. Çocukluğunda Isparta’nın İslamköy’ünde doğan ve çocukluğu sürecinde, kendi tabiri ile, koyun güden Süleyman Demirel, Yüksek İnşaat Mühendisi olup, Baraj konusunda özel ilgisi olduğunu biliriz. 

Güniz Sokak 31 numaralı evinde Televizyonlara röportaj verdiği zamanlar, çalışma masasında oturup konuşurdu. Masanın üstü, arkasındaki kütüphane, yerlerde yığılı kitaplar, arasından konuşurdu rahmetli Demirel. Birkaç kez Pembe köşkte kendisini ziyaret ettiğimde, çalışma odasında kabul etmişti beni. Güniz sokaktaki evi aratmıyordu, manzara.  Her yerde kitap vardı. Okuduğu kitaplarda önemli yerlerin altını çizip çizmediği konusunda pek bilgim yok. Fakat ciddi bir kütüphanesi olduğuna inanırım.

 4000 kitap rekoruna ulaştığını pek düşünmemekteyim. Ortalama bir kitap hacmi ile 4000 rakamını çarparsanız, elde edeceğiniz metre küp değerine bir bakarsanız, insanın inanma sınırlarını zorladığını görürsünüz.  Hatta ortalama bir kitabın ağırlığını 4000 ile çarparsanız, ciddi bir ağırlığa erişirsiniz. 

Sizi bilmem ama yaşadığım Anadolu’da gelişen olaylar beni, Osmanlı Devleti’nin 1878 yıllarına götürmekte. Hatırlayın ismini bile telaffuz ederken zorlandığım, Türk olduğuna inanmadığım II. ABDÜLHAMİT bir günde Kanuni Esasi’yi askıya alıp, Meclis-i Mebusan-ı kapatması ile anılır.  Bu istibdat dönemi yaklaşık 30 yıl sürdüğünü biliyoruz. Padişahı eleştirmek yasaklanmış, Padişahın yaptığı herhangi bir işi ve icraatı eleştiren gazete ve dergiler derhal yasaklanmış ve kapanmış. Sarayın geliştirdiği polis teşkilatına JURNALcilik yapanlar ödüllendirilmiş, birçok yazar hapse atılmış bir dönem. 

Bu süreç 30 yıl sürmüş. Sarayın tanımladığı suçları önlemek adına ‘HAFİYE ORDUSU’ kurmuş. Bu ordunun görevi halk arasında dolaşıp aldıkları bilgileri Padişah’a iletmekten ibaret olduğu söylenir. Halkın giderek artan baskı ve ispiyonculuk düzenine, ülke içinde kötüleşen ekonomik durum da eklenince, toplumun katlanacak gücü kalmadığına inanırım. Diğer devletlerden borç üstüne borç alınmış. Geri ödenemediğinden dolayı Düyun-u Umumiye kurulmuş. Yani moratoryum, 20 Aralık 1881.  

Adı da çok enteresan ‘MUHARREM KARARNAMESİ’. Bu kararname ile ülkede vergilerin yabancılar tarafından toplamasına ve yönetilmesine cevaz verilmiş.  

 24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilerek durumun düzeleceği ümit edilmiş. Sarayın başında yine II. Abdülhamit.

Bugün Türkiyemiz ile 1878 ile başlayan dönem arasında ne fark var diye düşünebiliriz. Jurnalcilerin ifadeleri ile doldurulan Silivri, keyfi idare ile uygulanan adalet, gittikçe fakirleşen halk, 13 milyonu bulan işsiz sayısı.   

Bu gün 2026 yılı itibari ile kısa ve uzun vadeli dış borç toplam tutarı 519.9 miyar dolar olduğu söylenmekte. Bu kadar borç için ülkemizin ödediği, ana para hariç, FAİZİ 275 Milyar dolar.

İnanılmaz bir değer olan bu faiz ile ülkemizde neler yapılabilirdi?

Size bir örnek vereyim: Osman Gazi Köprüsü yapım maliyeti: 1 milyar 480 milyon dolar. Bu köprüden 185 adet Osman Gazi Köprüsü yapılabilirdi diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.

SEFİLLER
YORUMUNUZU YAZIN, TARTIŞMAYA KATILIN!
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *