Sahip Olmak Mutluluk ve Özgürlüğü Çoğaltmıyor
Bizi ayrıntılarda boğan bir dünyanın düzeninden geçiyoruz. Zihinlerimiz ya muğlaklığın içinde kayboluyor ya da yapay gündemlerin altında eziliyor. Normalde hiçbir gerekliliği bulunmayan şeyler için didişip duruyoruz.
Modern insan, doğal işleyişinin ve insani potansiyelinin dışına itiliyor. Çünkü artık birçok ayrımı görmezden gelen toplumlar inşa ediliyor. Yağmur gibi üzerimize yağan suni hayallerle nefessiz bırakılıyoruz.
Neyin anlamdan uzaklaştığını, neyin hayatın özüne dayanak oluşturduğunu bilemeden gündemlerin peşinden sürükleniyoruz.
İnsanların önlerine konulan tekil bir yaşam biçiminin dışına çıkamamaları, yeni olasılıkları görebilme yetilerini köreltiyor. Tek bir yaşam anlayışına mahkûm oldukça hayallerimizi başka türlü bir geleceğin ihtimallerine kapatıyoruz.
Artık amaç, yalnızca görünür olabilmek. Gelecekte büyük acılara neden olabilecek anlık görüntülere, gelip geçici beğenilere ve küçük konforlara odaklanıyoruz. Bu seçimler, içimizdeki berraklığı, onarıcı duyarlılığı ve zihinsel nesnelliği zayıflatıyor.
Bütün bunların gölgesinde, binlerce yıldır bize kendimizle ve özümüzle ilgisi olmayan bir şeyi öğrettiler: Sahip olmayı.
Mala mülke, bilgiye, makama ya da ekonomik güce sahip olma ve başarıya ulaşma düşüncesini vazgeçilmez bir hedef olarak önümüze koydular. Hatta özgürlüğün içini boşaltmak için “özgürlüğe sahip olmayı” bile bir ilke olarak benimsettiler.
Oysa sahip olma arzusu, daha en başından empatiyi, sevgiyi, özgürlük düşüncesini ve adalet duygusunu aşındıran bir sürecin kapısını aralar.
Sahip olmak; yüreğimizdeki sıcaklığın sönmesine, yalnızlığın çoğalmasına ve özlemenin doğamızdan çekilip gitmesine izin vermektir.
Aşka, sevgiye, sevgiliye, eşe, çocuğa, doğaya ve özgürlüğe sahip olma düşüncesi, büyük çoğunluğun zihninde yer etmiş durumda. Oysa özgürlük, ufkumuzu daraltan bağlardan ve sahip olma tutkusundan vazgeçmek değil midir?
Daha çok sahip olmak, daha çok tüketmek... Bütün bunlar insanı, zamanla kendi tutkularının ve arzularının esiri hâline getirebiliyor. Sahip olduklarımız çoğalırken kendimizden eksiliyor olabilir miyiz?
Bağımlısı olduğumuz her şey, özgürlüğümüzden ve mutluluğumuzdan bir parça alıp götürüyor. Biriktirdiklerimiz arttıkça hayatla aramıza mesafe koyuyor.
Peki, bugün ihtiyaçlarımız olarak sıraladıklarımızın kaçı gerçekten hayatımıza nitelik katıyor? Kaçı bizi sevdiklerimize yaklaştırıyor, kaçı farkına bile varmadan özlediklerimizden uzaklaştırıyor?
Spinoza, akıl dışı tutkuların yönlendirdiği ve davranışlarını ihtiraslarına göre biçimlendiren insanın kendi doğasıyla uyumunu yitirdiğini düşündürür. Onun felsefesinde insanın iyi oluşu, doğasının gereklerini anlaması ve aklın rehberliğinde yaşamasıyla yakından ilişkilidir.
Buda, Yunus Emre, Sinoplu Diyojen ve daha niceleri, toplumun dayattığı yapay kuralları reddederek yaşamı sürdürmek için daha az şeye ihtiyaç duyduğumuzu vurgulamadılar mı?
Sizce Yunus Emre, yaşamı bizden daha az mı hissetti? Buda, her şeyin başka bir şeye bağlı olarak ortaya çıktığını söylemiyor muydu? Diyojen, kendisini bağımsızlaştırarak bütün dünyanın bir vatandaşı (kosmopolites) olarak tanımlarken yanılıyor muydu?
Onların işaret ettiği yolda önemli bir hakikat bulunduğunu biliyoruz. Ancak olaylara onların cesaretiyle bakmaya, onların görebildiklerini görmeye cesaret edemiyoruz.
Tarih boyunca pek çok insan, yalnızca kendisiyle ilgilenmenin kalıcı sonuçlar doğurmadığını fark etti. Toplumsal duyarlılığın gelişmediği, ortak iyiliğin çoğaltılmadığı bir dünya kimseye güvenli gelmedi.
Bizler de kendi mutluluğumuzun ve özgürlüğümüzün toplumun iyiliğinden ve huzurundan bağımsız olmadığını kavradığımızda, hayatın daha derin boyutlarına ineceğiz.
Çünkü belki de asıl mesele; sahip olma arzusunun ötesine geçerek kendimize, birbirimize ve yaşadığımız dünyaya ne kattığımızdır.
Sevgimiz başkalarına ulaşmıyor, onlarda sevgi uyandıramıyorsa; özgürlüğümüz başkalarını özgürleştirmiyorsa ve ürettiklerimiz diğer insanların hayatına mutluluk katmıyorsa, yaptıklarımızı sil baştan sorgulamamız gerekiyor.
Unutmayalım: Üretmek, hayatı onarmak ve yaşamın imkânlarını dünyanın her köşesinde çoğaltmak içindir.
Mutluluk, sahip olduklarımız arttıkça çoğalmıyor. Belki de gerçek mutluluk, hayatla ve birbirimizle kurduğumuz ilişkinin niteliğinde yeşerir.
Yararlanılan ve Etkilenilen Kaynaklar:
Sahip Olmak ya da Olmak-Erich Fromm
Ethica-Spinoza
Sinoplu Diyojen felsefesi-Dergi Park
