UMUT YORGUNLUĞU YAŞIYORUZ

YAYINLAMA: 22 Ocak 2026 / 00.00 | GÜNCELLEME: 21 Ocak 2026 / 20.19

İyi kötü adalet ve kalkınmanın olduğu günlerimizden, 24 yılda, adalet ve kalkınmayı mumla aradığımız günlere savrulduk. İnsanların büyük bir bölümü artık sadece umutsuz değil,umut etmekten yorulmuş durumdalar.

Umutsuzluk bir duygu; gelip geçiyor ama “Umut yorgunluğu” kalıcı olabilecek kadar ciddi bir tehlike. Birikerek oluşuyor, katman katman “Düzelecek” diye bekleyip kötüye gittiğimizi görmenin tükenmişliğini yaşatıyor. Umut edebilmek için enerji ve sabır gerekiyor. Her defasında yeniden hayal kırıklığına uğramayı ufak tefek kazalarla atlattığımızda yeniden umutlanıyoruz ama bıçak kemiğe dayandığında hayal kırıklıklarımızın bitmeyen tekrarlarıyla çöküyoruz. Umut yorgunluğumuz işte tam burada başlıyor. Hataların düzeleceğine, sistemin değişeceğine çok uzun süre inanıp her seferinde duvara toslayınca artık umut bizi ayağa kaldıran enerji gücü olmuyor, tam tersine koca bir yük olarak yüreğimize oturuyor.

Toplumsal olarak en tehlikeli eşiklerden biri de bu. Çünkü umudunu kaybeden değil, umut etmeyi bırakan insan değişim için artık savaşmıyor. Sadece hayatta kalmaya çalışıyor. Toplumla bağını sessizce gevşetiyor ve büyük bir kopuşa doğru savruluyor. “Ben artık düzeleceğimize inanmıyorum” cümlesinde huzur değil, büyük bir yorgunluk, bezginlik var.

Bu yorgunluk uykuyla geçmiyor. Tatille dağılmıyor. Bir hafta sonu kaçamağıyla hafiflemiyor. Çünkü bedende değil; beklentilerde birikmiş bir yorgunluk bu.

Önceden haksızlıkla ilgili bir haber gördüğümüzde öfkeleniyorduk, sonra üzülmeye başladık, artık sadece okuyup geçiyoruz, tepki verecek enerjimizin bile kalmadığını fark ediyoruz. Kötüye gidişi konuşmayı bırakıp uyum sağlamaya çalışıyoruz. Bu bir teslimiyet, geriye çekilme, sessizce kabullenme hali. Kendimize küçük kaçış alanları yaratıyoruz. Daha az haber izliyor, daha az tartışıyor, daha az düşünüp daha az hissetmek istiyoruz.

Bu hal bizi doğru bir yere götürmüyor . En tehlikeli dönemler, en karanlık zamanlar değil, karanlığa alışılan zamanlar. O yüzden “büyük umutlar” dan vaz geçip dürüst beklentilere  ve sorumluluk almaya başlamamız lazım.

Bugünlerde belki en doğru şey yeniden büyük hayaller kurmak değil, küçük doğruları bıkmadan, usanmadan ısrarla savunmak. Bu günlerde en devrimci hareket her gün her koşulda vazgeçmeden doğruları anlatmak olacak.

Yazmamız, konuşmamız, tartışmamız, üretmemiz lazım. Sesimizi tamamen kısmadan umudumuzun toplumsal damarını açık tutalım.

Türk toplumu olarak çoğu zaman “dayanıklılık” ile övünürüz ama yas tutmayı ihmal ederiz. Bugünlerde kaybettiğimiz sadece ekonomik refah değil; güven, adalet duygusu ve gelecek umutlarımız da soluyor. Yeniden umut kurmak için önce kaybettiklerimizin yasını tutup, sonra küçük adımlarla hayata devam edebilmemiz gerekiyor.
Çocuklarımızı, her şeye rağmen, kadim geleneklerimizden süzülen doğru bilgilerle donatalım, işimizi, herkesi hayran bırakacak kadar doğru ve düzgün yapalım. Haksızlığa sessiz kalmayalım. Bilgilerimizi bıkmadan usanmadan paylaşalım. Bunlar büyük devrimler değil elbette ama toplumsal umudu canlı tutan küçük direnç noktalarımız…

Türk vatandaşı olarak bugün umutsuz değiliz ama çok yorulduk. Doğru ilerlersek iyileşebiliriz. Daha temkinli, daha gerçekçi ve daha dayanıklı bir biçimde bebek adımlarıyla doğrularımız için direnmekten vazgeçmemeliyiz.

Çünkü bu topraklarda umut, defalarca yorulmuş ama hiçbir zaman tamamen vazgeçmemiştir. Unutmayın ki vaz geçene kadar kaybetmiş sayılmayız.

 

UMUT YORGUNLUĞU YAŞIYORUZ
YORUMUNUZU YAZIN, TARTIŞMAYA KATILIN!
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *