Kendi Varlığını, Kendi Özünü, Kendi Yolunu Bilmek
Yaşam birimize iyi değilse, diğerine nasıl iyi olsun ki?
Yeryüzünde birileri kocaman acılar çekerken çok azının mutlu ve kendini güvende hissetmesi zaten zor. Hele ki insan eliyle; insanın yaşamı kısıtlanıyor, daraltılıyor ve yaşam hakkı elinden alınıyorsa, kimsenin kendini bu durumun dışında tutma hakkı yok.
Acı, yıkım, dram, sömürü ve mutsuzluk sürekli tekrar ediyorsa, kimse masum değildir. Burada durup kendimize sormamız gerekmiyor mu?
Kötü koşulların, dezavantajlı ve olumsuz ortamların altyapısı kim bilir kaç bin yıl öncesine dayanıyor. Dünyanın kaynakları herkesi mutlu edecek düzeydeyken, neden bu kadar mutsuz bir çoğunluğuz? Ya da acıyı, sefaleti ve kederi üreten gerçekle yüzleşmeyi ne zaman deneyeceğiz?
Belki de mesele sadece dışarıda olup bitenler değil. Belki de mesele, bizim nasıl düşündüğümüz, neyi normal saydığımız.
İnsanlık; korku, kaygı ve sefalet içindeki güvensizliği kader olarak kabullenmek zorunda değil. Doğa, tarihsel miras ve birikimler göz göre göre hırpalanırken “her şey doğalında yürüyor” demek, biraz da sorumluluğu üzerimizden atmanın konformizmi.
Kendimizi kavrayıp ötesine geçemediğimizde fark etmediğimiz bir şey oluyor: Yavaş yavaş hileli bir akışın içine yerleşiyoruz. “Bu yerleşkede” aklımız ve bilincimiz özgür kalamıyor, bize sunulanı sorgulamadan kabul ediyor, hatta ona bağlanıyoruz.
Oysa insan, kendisini saran o görünmez çemberi kırabildiğinde gerçeği daha açık görmez mi? Ama çoğu zaman başka bir şeyi seçiyoruz. Yıkımlardan bile kendimize pay çıkarıyor, yalnızca işimize gelen yerinden bakıyoruz. Bu da sadece masumiyeti yok etmiyor; doğrunun yerine kötülüğü büyütüyor.
Belki de bu yüzden insan hem kurban hem de bu düzenin sürmesine katkı sunan biri hâline geliyor.
İnsan, kaçmak istediği pek çok şeyle aslında yüzleşmek zorunda kalıyor. Dünyada savaşlar sürerken, şiddet bitmezken, kadına ayrımcılık, çocuğa istismar devam ederken kimse “ben dışındayım” diyemez.
Ama şunu da kabul etmek gerekiyor:
Görmek yetmiyor. İyilik, adalet ve barış üzerine konuşmak, yazmak, üretmek… Bunlar değerli ama tek başına yeterli değil. Evimizin sıcak köşesinden kurduğumuz dünya, yeryüzünün gerçekliğini değiştirmiyor.
Belki de en büyük yanılgımız burada başlıyor. Bir şeylerin kendiliğinden düzeleceğini, bir gücün gelip her şeyi yoluna koyacağını bekliyoruz. Oysa rahatsızlıklar harekete geçmediğinde hiçbir şey kendiliğinden değişmiyor.
Bu yüzden özgürlük dediğimiz şey, sadece özgürlüğü sınırlayan erkten, baskıdan kurtulmak değildir. İstemediğimiz, yani yararlı olmayan bir şeyin, yerine ne kurduğumuzla ilgilidir. İnsan ve toplumlar yalnızca baskıdan kurtularak özgürleşmiş olmuyor. Asıl mesele, insanın kendini kurabilmesi. Kendi varlığını, kendi sözünü, kendi yolunu…
Hepimiz aslında benzer şeyi istiyoruz:
Bu dünyada mutlu ve güvende olmak, kendimizi herkesle birlikte iyi hissetmek istiyoruz. Bundan yoksun bırakılmak, hatta bundan alıkonmak en ağır hak gasplarından biridir.
Belki de en önemlisi şu:
Kimseye zarar vermemek, başkasına ait olana uzanmamak, saygıyı ve sevgiyi canlandırmak. “Hak yememek, hakkını yedirtmemek.”
“Gerçekten sadece doğru olanı değil, gerçeğin kendisini sevmeyi öğrenmeliyiz.” Bizi güvende tutacak ve hoşnutluğu sürekli verecek olan bütün insanların içinde olduğu bir mutluluk kaygısını taşımaktır.
Hem mağduru hem de suç ortağı olduğumuz bir dünyaya boyun eğmemeliyiz.
Yüreğimizi çileden çıkaran kötülüğü ve köleliği mahkûm edelim.
Yararlanılan Kaynaklar ve Alıntılamalar:
Yalnız Gezerin Düşlemeleri-J.J Rousseau
İkinci Cinsiyet- Simone De Beauvoir
