YAĞMA SOFRASI
Çok eski bir hikaye vardır, köyün çobanı ile ilgili, herkes bilir. Çoban sabah köyde yaşayan ailelerin davarlarını toplamış, köyün merasına otlatmaya götürmüş. Bugün düşünüyorum, şimdi artık ne mera kaldı ne de orman. Hepsi birkaç kuruluşa yahut birkaç belirlenen yandaş şirkete ya maden araması için tahsis edilmiş ya da mevcut maden yataklarını genişletmek için talan edilmek koşulu ile verilmiş.
Her gün izlediğim televizyon kanallarında, Atatürk’ün binbir güçlükle kurmaya çalıştığı Türkiye Cumhuriyeti, kısım kısım, kurum kurum yok edilmek için dış güçlerin, iç güçlerle müşterek eylem içinde olduklarına ve büyük çaba sarf ettiklerine şahit olmaktayız.
Bundan 20 yıl kadar önce Türkiye’nin en büyük kağıt parası 200 TL’sının değerinin nereden nereye düştüğünü seyrederken içimin acıdığı hissediyorum. Ancak devletin kanalında yayınlanan Türkiye Büyük Millet Meclisinde sıraları işgal eden vekillerde hiçbir üzüntü duygusunu görmemek, içimi daha da acıtmakta.
Her insan vermiş olduğu hizmet karşılığında bir ücret alır veya talep eder. Meclisi dolduran vekillerin, genel kurul salonunda ne iş yaptıklarını hala anlamış değilim. Aldıkları maaş, sıkı durun 310.000.00 TL. Hangi hizmeti vererek bu maaşı hak ettiklerini yüzlerine bakarak sormayı çok isterim. Bu görevin, aslında ülke için yapılması ve de ücret alınmaması gereken bir hizmet olduğunu düşünmekteyim.
Seçilmeyen Millet Vekilleri ise Emekli Millet Vekili maaşı olan 201,677.00 TL’yi almakta. Meccanen yapılması gereken bu hizmetin, emekliliğinin hele hiç olmaması gerekir diye düşünmekteyim. Bakın hem emekli milletvekili maaşı alıp hem de mevcut statüsü Millet Vekili ise bu ücret 512.009,00 TL olarak gerçekleşir. Her ay yarım milyon lirayı ceplerine indirenlerin sayısı oldukça yüksek.
Aslında 650 millet vekilinin sadece maaşları Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gideri değildir. Millet Vekillerinin aile efradının bütün sağlık giderleri de mevcut bütçeden karşılanır. Hani Hoca Nasrettin bir ziyafete gider, bahçe elbiseleri ile gittiğinden kimse onunla ilgilenmez. Buna canı sıkılan Hoca Nasrettin, hemen eve seğirtir. Kürklü kaftanını giyerek ve ziyafete evine geri döner. Kapıda karşılanır. Özel bir sofraya oturtulur. Önüne ballar börekler serilir. Durumdan mutlu olan Hoca Nasrettin, alır eline kaşığı, sallar balın içine. Ağzına götüreceğine kaftanın kürküne götürerek herkesin duyacağı bir sesle ‘YE KÜRKÜM YE’ diye seslenir.
Mecliste sıraları işgal edenler içinde bir kanun teklifi vermeyen, bir konuşma yapmayan insanların olduğunu görmek ne kadar hazin değil mi?
Bir de bu talana halkı soymaya yönelik gelişen FON krizinin mevcut sistemin bir meyvesi olduğunu düşünmekteyim. Eğer murakabe yoksa bir yerde, herkes kendi kafasına göre kanunları yorumlar ve buna göre davranır. Benim aklıma göre bu kanunda şu cümle fazla, benim işime bu mahkeme değil, şu mahkeme daha düzgün karar verir diye yorumlamak, hangi seviyede bir HUKUK ülkesinde yaşadığımızı gösterir.
Avrupa Birliği normlarına uygun hukuk düzenimizin olacağını Avrupa Birliğine deklare ettiğimiz tarihi hatırlamaktayım. 12 Eylül 1963 senesinde Feridun Cemal Erkin tarafından imzalanan Ankara Antlaşması ile bunları kabul ettik. Bu olayı bugün gibi hatırlarım. Hatta 3 Ekim 2005’te 35 fasıldan oluşan AB yasalarının tamamının iç hukuka entegre edileceği de taahhüt edilmiştik. Hukuk Devleti dediğimiz attığı imzanın arkasında durur. Ancak arkamızda Devlet değil, bir Saray Yönetimi olduğu gerçeğini unutmamak gerekir.
Ülkemde geçim sıkıntısı çeken yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca yurdum insanı olduğunu biliyoruz. Ellerinde ve avuçlarındaki maddi olanakları, devletin güvencesinde olan FON’lara yatırarak, evlerine ek bir gelir getirmek hayali ile yaşam mücadelesi veren yurdum insanlarının, bu birikimlerine göz diken ve de ne gözleri ne de cepleri doymayan aç gözlülerin pençesine düşmelerini seyreden ülke yöneticilerinin, bir şey yapıyor muş gibi görünüp, hiçbir şey yapmamalarını seyretmek, bizleri daha da yaralamakta.
Çeteler beşli de onlu da halkı soymakta. Halk, bir ümit ile beklemekte. Bence bu aleni soygunun bir ucu değil her ucu İnönü Bulvarı üzerindeki büyük binanın her tarafını sarmakta. Hani TEVFİK FİKRET’in ünlü Hân-ı Yağma adlı şiiri vardır, onu hatırlarım. Ne söylemekte büyük usta Şair:
Bu Hân-ı İştihâ Bendeniz, Her Dem Açık, Buyurun,
Yiğin Efendiler Yiyin, Bu Hân-ı İştahla Sizin,
Doyuncaya, Tıksırıncaya, Çatlayıncaya Kadar Yiyin,
Bu cümlelerin sadece halkı soyanlar için değil, gözleri, cepleri ve nefisleri doymayanlar için de geçerli olduğuna inanmaktayım diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
