Kendimizi Unuttuğumuz O Körebe Oyunu
Birçok yazar, şair ve felsefeye emek veren düşünür, aslında bu yeryüzünde pek de büyük bir yer kaplamadığımızı söyler. Hatta Halil Cibran, insanı okyanus dalgalarında boğulan bir kum tanesine benzetir.
Bizim varlığımız, yokluğumuz ya da dünyadaki duruşumuz, çoğu zaman başkaları tarafından çizilmiş sınırların içinde şekillenir. Böbürlenmemizi ya da sus pus olmamızı, hatta etrafımızda dönen dolapları görmezden gelerek yerimizde sayıklamamızı öğreten binlerce yıllık “Körebe Oyununun” parçaları olabiliriz.
Fakat insanın en büyük sorunu, kendisinin farkında olamamasıdır. Kendini bilememesi, kendisine emredilenin dışında hiçbir olasılığa hazırlanmaması...
Bu gerçeği Didem Madak şu dizeleriyle ne kadar da mütevazı anlatır:
"Bir zamanlar kendimi
Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım
Kaç metredir benim yokluğum?
Benden daha çok var sanmıştım."
"Önemli" kişileri, kahramanlıkları, büyük ilkeleri ya da sarsılmaz sanılan yöntemleri hayatımızın tek temeli yaptığımız sürece, insanlık kötümser uçlarda erimeye devam edecek.
Kendimizi hangi ayarda tutarsak tutalım; dünya durmadan öteki çağa ilerliyor. Bu yüzden geçmişe takılıp kalmak yerine, hayatın kendisine odaklanarak öz kimliğimizi yeniden keşfetmeye ihtiyacımız var.
Peki, bildiklerimizin ya da emin olduklarımızın, aslında katı ve kaba bir ezberciliğin gölgesi olabileceğini hiç düşündük mü? Aslı astarı olmayan “bu Körebe Oyununun” gözü bağlı oyuncuları olabilir miyiz? Olan bitene ve kendi doğrularımıza kuşkuyla bakmaya ne kadar hazırız?
Belki de dünyanın tam anlamıyla anlaşılmaması gerekiyordur; çünkü kimi zaman birilerinin kendi eksikliklerini ayakta tutabilmesi, gerçeklerin anlaşılmamasına bağlıdır. Bizler de bu perdenin varlığını hissediyor ama çoğu zaman susmayı tercih ediyor olabiliriz.
Hani derler ya: "Benim hareket noktam kim bilir belki de yanlıştı ama benimdi, insancaydı." Yüzyılların bencilliği ve geleneksel hayatın kalın zırhları, tahakküme karşı durmamızın önüne geçmemeli. İnsan, kendisini mutlaklaştıran, zihnini kurutan ve ruhuna çöken yoksunluklardan başka nasıl kurtulabilir?
John Stuart Mill, düşünce ve tartışma özgürlüğü üzerine yürüttüğü cesur akıl yürütmelerle bu tartışmaya güçlü bir ışık tutar. "Umut vadeden birçok beynin ürkek karakterlerle birleşmesinden dolayı dünyanın çok şey kaybettiğini" söyler. Ardından şu uyarıyı yapar: "Davanın yalnızca kendi tarafını bilen, davayı pek az biliyor demektir."
Unutmayalım; insan zihninde çok yönlülük en zor başarılan şeydir. Tek yönlülük ise egemen anlayışın en konforlu kuralıdır.
Kamuoyunun beklentisi doğrultusunda herkesi aynı düşünceye, aynı duyguya ve aynı bakış açısına zorlamak; insanları kalıplar içinde sevmeye ya da dışlamaya mecbur bırakmak, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biri değil midir?
Susturmaya çalıştığımız bir görüşün ya da beklentinin gerçekten yanlış olduğundan nasıl emin olabiliriz?
Düşünce ve ifade özgürlüğü yalnızca karşıdakini ya da egemen düzeni sert biçimde eleştirebilmek değildir. Belki de asıl özgürlük, insanın kendi yanılabilirliğini kabul edebilmesi ve bunun gerektirdiği sorgulamayı kendi hayatına taşıyabilmesiyle başlar.
Doğru görüş ile yanlış görüşün çarpışmasında, yalnızca haklı çıkma arzusunu büyüttükçe neyin doğru neyin yanlış olduğunu nasıl anlayacağız?
Belki de hatalarımızın önemli bir kısmı, kendimizden ve bize mutlak doğru diye öğretilen bilgi, kültür, eğitim ve geleneklerden kuşku duymamayı öğrenmemizden kaynaklanıyor.
"Karar verilmiş görüşün derin uykusundan uyanma" zamanı çoktan geldi.
Belki de gözlerimizi bağlayan körebe oyunu başkalarının kurduğu bir oyun değil; yıllardır çıkmayı denemediğimiz kendi zihinsel alışkanlıklarımızdır. Oysa insanı özgürleştiren, önüne gelen her şeyi reddetmek değil; sorgulayabilme ve kabuğunu kırabilme cesaretidir.
Toplumu ve kendini sevgi ile saygıdan yoksun bırakıp ana akım fikirlere kapılmak, mutsuzluktan başka bir şey üretmiyor.
Cesur, güçlü ve bağımsız düşünceye sonuna kadar sahip çıkanların bilinciyle, daha özgür ve daha insanca bir dünyaya ilerleyebiliriz.
Yararlanılan Kaynaklar ve Alıntılamalar:
Didem MADAK-Ah’lar Ağacı
J.SMILL- Düşünce ve Tartışma Özgürlüğü Üzerine
Attila İLHAN-Bıçağın Ucu
