ANASAYFA arrow right Güncel

Dr. Fred Douglas Shepard’ın 113 yıl önce oğluna yolladığı mektubun tam metni

Dr. Fred Douglas Shepard’ın 113 yıl önce oğluna yolladığı mektubun tam metni
YAYINLAMA: 08 Kasım 2026 / 18.54
GÜNCELLEME: 08 Kasım 2026 / 18.54

Ayntab, 6 Mayıs 1913

Bay Lorrin A. Shepard

467, Yale Station

New Haven, Connecticut, ABD

Sevgili Lorrin,

Annen ve ben, Ahmet Ağa’nın köyü Yona’dan (Çaybeyi) at sırtında sekiz saat süren bir yolculuğun ardından bu öğleden sonra eve geldik.

Buradan 1 Mayıs Perşembe günü, sabah boyunca zor bir ameliyat yaptıktan sonra, saat 14.00’te ayrıldım. Atım son derece dinçti ve yaklaşık 30 mil yol kat etmiş olmasına rağmen, sanki henüz ahırdan çıkarılmış gibi, saat 06.30’da Yona’ya doğru dört nala girdi. Ancak iki köpeğim, bu kadar uzun süre kapalı tutulduktan sonra yeterince yorulmuşlardı.

Ahmet Ağa beni her zamanki içten misafirperverliğiyle karşıladı. Varışımdan yarım saat sonra Dr. Habib, Ali Bey’in köyünden geldi. Hep birlikte, dört ya da beş çeşitten oluşan, büyük bir pirinç sini üzerinde hep birlikte servis edilen ve çevresinde minderler üzerine oturduğumuz doyurucu bir Türk yemeğinin ardından saat ona kadar sohbet ettik. Sabah saat beşte tüfeğimi ve köpeklerimi alarak dışarı çıktım ve yakındaki arpa ve mercimek tarlalarında bıldırcın avladım.

Bıldırcınlar fazla değildi. Köpeklerim daha önce hiç bıldırcın avlamamışlardı ve önceki günkü yolculuktan yorgun görünüyorlardı; bu nedenle av pek iyi geçmedi. Yalnızca beş tane vurdum ve aceleyle kahvaltı etmek üzere geri döndüm. Çünkü Dr. Habib ile birlikte, saat 9.20’de Yona’dan altı ya da yedi mil uzaktaki Aghja Koyounli’den (Akçakoyunlu tren istasyonu Oğuzeli ilçesi Ermiş Mahallesi sınırları içerisinde, Suriye sınır hattına yakın bir konumda)

 kalkan sabah trenine yetişmemiz gerekiyordu. Bu tren Jerablous’a (Karkamış) gidiyordu.

Dere yatağından çıkarak zengin buğday tarlalarının arasından kırk beş dakika kadar at sürdük ve istasyona zamanında ulaştık. İstasyon binaları düzenli ve sağlam yapılardı; Halep yönünde iki istasyon ileride bulunan Aktarin’den getirilen, güzel krem renkli, kireç taşlarından inşa edilmişlerdi.

Bir gün önce Aghja Koyounli’den (Akçakoyunlu) raylar boyunca bir mil kadar ileride bir kaza olmuştu. (Bir tren raydan çıkmıştı, ancak can kaybı yaşanmamıştı.) Yarım saat geciken trenimizde kazanın meydana geldiği yeri incelemek üzere müfettişler de bulunuyordu. Ayrıca Halep Valisi ve her zamanki kavaslar, tercümanlar ve kâtiplerden oluşan kalabalık bir grup da trende seyahat ediyordu. Bu gruptan yalnızca Vilayet Maarif Müdürü Hooloosi Bey’i tanıyordum.

Vagonlar iyi, demiryolu sağlam yapılmış ve standart genişlikteydi. Jerablous’a yaklaşık bir saat süren yolculuğumuz, hemen hemen tamamı buğday ve arpa tarlalarıyla kaplı, inişli çıkışlı bir araziden geçti.

Dr. Baghdoyan bizi istasyonda bekliyordu. Bizi, sorumlu hekim olarak odalarının da bulunduğu hastaneye götürdü. Oldukça düzenli, küçük bir hastaneleri vardı; başhemşire Alman bir kadındı ve hastanede hiç hasta yoktu.

Doktorla görüştük, uygun bir ifadeyle akşam yemeği de denebilecek bir öğle yemeği yedik ve ardından iki genç İngiliz, Bay Woolley ve Bay Lawrence tarafından yürütülen kazıları görmek üzere yola çıktık. Tam kapıdan çıkarken doktora bir not verildi. Notun Bay Woolley’den geldiği anlaşıldı. Bay Woolley, Dr. Mr. Shepard’ın geldiğini duyduğunu yazıyor, onları kazıları görmeye götürüp akşam yemeğine kalıp kalmayacaklarını soruyordu.

Harabelerin genel görünümünde, onları 25 yıl önce son gördüğümden bu yana büyük bir değişiklik olmamıştı. Ancak yaklaşık çeyrek dönümlük bir alan, 20 feet kadar derinliğe kadar temizlenmişti. Böylece eski Hitit saraylarının girişleri ortaya çıkarılmış, bazı güzel heykeller ve hiyeroglif yazıtlar gün yüzüne çıkarılmıştı.

Ayrıca çok sayıda küçük eşya da bulmuşlardı: Çanak çömlekler, kandiller, boncuklar, oyuncaklar ve başka oyun araçları. Hitit kalıntılarının üzerini Asur kalıntıları, onların üzerini de Yunan ve Roma dönemlerine ait harabeler örtüyordu.

Lawrence’ı kazı alanında, kısa süre önce ortaya çıkarılan bazı heykellerin fotoğrafını çekerken bulduk. Heykeller görünüşe göre kralı, kraliçeyi ve çocuklarını temsil ediyordu. Çocuklar, günümüzde küçük Türk çocuklarının da kullandığı aşık kemikleriyle oyun oynamak ve topaç çevirmek gibi çeşitli oyunlarla meşgul olarak tasvir edilmişlerdi.

İlginç olan, Bay Lawrence’ın Jerablous köyünden 19 ya da 20 yaşlarında bir Arap beyine fotoğrafçılık yapmayı öğretmiş olmasıydı. Jerablous’ta ikinci yıllarıydı ve bu köylü genç bütün banyo ve baskı işlemlerini, çok özel işler dışında fotoğraf çekimlerini de yapıyordu. Üstelik sıradan bir profesyonel fotoğrafçı kadar iyi iş çıkarıyordu.

Cuma günüydü; bu nedenle kazı çalışmaları durmuştu. İşçilerin tamamı, komşu köyden gelen 200 Arap’tı.

Çalışmaların incelenmesini hemen hemen tamamlamıştı ki Bay Gracey ile annenin geldiği haberi ulaştı. Yukarı çıktık ve onları Bay Lawrence’ın oturma odasında bulduk.

Annen oldukça yorgun görünüyordu ve son birkaç ay içinde yaşlanmıştı. İngilizlerin öğleden sonra çayı geleneği gereğince yerine getirildi. Biraz sohbet ettikten sonra annen benimle birlikte Dr. Baghdoyan’ın evine geldi; Bay Gracey ise İngilizlerin konuğu olarak kaldı.

Sabah erkenden vurduğum bıldırcınların da menünün bir parçasını oluşturduğu, nefis bir Türk yemeği yedik.

İyi bir gece uykusu ve erken bir kahvaltının ardından annenin de görebilmesi için yeniden kazı alanına indik; önceki öğleden sonra çok yorgun olduğu için kazıları görememişti.

Bay Woolley ona kazı alanını gezdirirken ben Fırat üzerindeki yeni demiryolu köprüsünü görmeye gittim. Mevcut köprü yalnızca geçici bir köprüydü; kalıcı köprü, geçici köprünün hemen yukarısında inşa ediliyordu.

Betonarme iskeleler ilgi çekici. Büyük bir kazık çakma makinesiyle, birbirine su geçirmez biçimde geçecek şekilde kenarları dilli ve oluklu, yaklaşık iki buçuk feet genişliğinde ve iki inç kalınlığındaki çelik levhaları ana kayaya kadar çakıyorlar. Böylece bir köprü ayağının alanını çevreliyorlar. Sonra bu çelik kutunun içindeki kumu, çakıl taşlarını ve suyu çıkarıyor, kutuyu çimento ve taşla dolduruyorlar. Böylece etrafı çelik bir kılıfla çevrili, tek parça sağlam bir beton blok meydana geliyor. Köprünün taş işçiliği de bunun üzerine yapılıyor; güzel, sert, krem renkli kireç taşından büyük bloklar kullanılıyor.

Bay Gracey,Truman'ın bana bıraktığı Browning otomatik av tüfeğini kendisiyle takas ettiğim Mauser tüfeğini getirmişti. Öğle vakti Yona’ya giden trene binmek üzere R.R demiryolu istasyonuna gittik.

Treni beklerken iki jandarma, tüfek konusunda Bay Gracey’ye müdahale etti; ancak Bay Gracey onları blöf yaparak atlattı. Bu, modern, yüksek güçlü silahların en iyilerinden biri olan, büyük av hayvanlarını avlamak için tam uygun bir silahtır. Geyik ve dağ keçisi avlamak üzere yapacağımız yolculuğa hazırım.

Ahmet Ağa, annenin rahat etmesi için bizi istasyonda tek atlı küçük bir faytonla karşıladı. Annenle ben faytona binerek Ali Bey’in köyü Tel Khalid’e gittik. Orada haremin hanımları, bir fincan kahve içip biraz sohbet etmek üzere annenin mutlaka durması konusunda ısrar ettiler.

Ahmet Ağa bunu önceden tahmin etmiş ve yanına işaret köpeklerini ve tüfeklerimizi almıştı. Hanımları ziyaretimiz sürerken biz de bıldırcın avlamak üzere tarlalara gittik.

Köpeklerim önceki günkü dersten yararlanmış, yolculuğun yorgunluğunu atmışlardı; bu nedenle oldukça iyi bir av yaptık. On bir el ateş ettim ve on kuş vurdum. Benim kadar az pratik yapmış biri için bu, oldukça iyi bir atış başarısıdır.

Gün batımına doğru Yona’ya vardık. Pazar ve pazartesi günlerini orada geçirdik.

Salı sabahı, herhangi bir fayton gelmediği için-neredeyse her gün Aintap’tan demiryoluna yolcu taşıyan faytonlar gelir-at sırtında Aintab’a doğru yola çıktık. Annen, Ahmet Ağa’nın avlanırken sırtından ateş ettiği, tempolu yürüyen kısrağına binmişti. Siyatik nedeniyle sakat olduğu için Ahmet Ağa fazla yürüyemiyor.

Kısrak rahat bir hayvandı, hava güzeldi ve güzel bir yolculuk yaptık. Annenin biraz dinlenebilmesi için birkaç kez durduk. Yolculuğu tam sekiz saatte tamamladık.

Annenin bu kadar uzun bir ayrılığın ardından yeniden evde olmasının ne kadar güzel olduğunu söylememe herhâlde gerek yok.

Her zamanki gibi, döndüğümde beni bekleyen o kadar büyük bir hasta kalabalığıyla karşılaştım ki evde kalmamın daha iyi olup olmayacağını düşünmeden edemedim.

Bu yıl hastane çalışmalarında çok dikkat çekici bir durum var: Müslüman hastaların oranı büyük ölçüde arttı. Çarşamba günü ücretli 28 hastam vardı; bunlardan yalnızca beşi Hristiyandı. Diğerleri Türkler, Kürtler ve Araplardı.

Müslümanlarla bütün ilişkilerimde, bağnazlıklarının ve Müslümanlıklarından kaynaklanan gururlarının azaldığı açıkça görülüyor.

 

Öte yandan- 9 Mayıs Cuma akşamı

Bugün son derece yoğun çalıştım ve yatmadan önce başka mektuplar da yazmam gerekiyor. Bu nedenle bu biraz dağınık mektubu burada bitireceğim.

Müslümanlara yönelik çalışmalarımızı değerlendirmek üzere her ay düzenlediğimiz toplantılardan biri olan çarşamba günkü misyon servisi dua toplantımızdan söz etmeyi düşünüyordum, ancak buna vaktim yok.

Az önce İranlı dostumuz Hadje Shemsed Din bizi ilginç bir ziyaretle onurlandırdı.

Pekâlâ, iyi geceler. Sana bütün kalbimle sevgilerimi gönderiyorum.

Baban.

Yorumlar
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *