Hayatın İçindeki Küçük Bir Rengin Temsilcisi Olmak

YAYINLAMA: 07 Ocak 2026 / 00.00 | GÜNCELLEME: 06 Ocak 2026 / 14.44

Son dönemlerde “evet haklısınız” deyip hemen ardından gelen bir ama ile durumu lehimize kotardığımızı düşünürüz. Oysa o ama ile, karşımızdakine verdiğimiz haklılığı geri alarak kazanç sağladığımızı sanıyoruz. Birine hak vermeyi kendimizden kaybediş sanıyoruz; çünkü bir başkasını doğruladığımızda kendimizi eksik, yitik ve savunmasız hissediyoruz. Oysa insanı doğanın ve hayatın içinde var eden ortak aklı değil mi?

Pozitiflik, iyimserlik ve saygınlık kokan bir üslubu mizacımıza oturtmayı unutalı epey oldu. Gündelik, sıradan hayattan bile emin olmak isterken aşırı şüpheciyiz. Yan yana olmayı arzuladığımızda bile yüzümüz düşüyor. Kuşkuyu güvene tercih ediyoruz. Öğrenmeyi değil, öğretmeyi görev sayıyoruz.

Oysa şirin ve yürekler dolusu bir gülümseme kime, neye iyi gelmez? Yaşamı derli toplu tutmaya, ona sevimlilik katmaya neden kusurluymuş gibi bakıyoruz? Anlamak için yaşamak gerekir; yaşamayan ise yalnızca teorik ya da akademik aklın kıyılarında dolaşır. Belki de bu yüzden, hayatın içinden geçerken tutunacak bir yer bulamıyor; gücümüz dağılıyor, yol yarım kalıyor.

İşte tam da bu noktada, bazen bir yoldan başka bir yola geçiverdiğimizde gerçeğin gerisine düşeriz. O güzelim şiirleri, ozanın yüreğinde pişen deyişi, bir ressamın fırçasında dans eden coşkuyu; içinden koşarak geçtiğimiz tüm güzellikleri fark etmeden atlamış oluruz. Atlayarak geçtiğimiz her an, sonradan bize çok eski, hatta yabancı gelir.

Hayatı bu kadar kıyıcı yaşıyorsak, asfalt kırılırken çiçeğe nasıl yer açacağız? Yeryüzünün boyalarına, renklerine nasıl soluk aldıracağız? Küçük diyerek hiçleştirdiğimiz anların içinden görünmeden geçip gitmek büyük kayıp. Ne kadar iyi olursak olalım, yanlış yerde duruyorsak masumiyetimiz bile değersizleşir.

Ufkumuzu yalnızca gösterileni görmeye zorluyoruz; bu yüzden anın derinliğini yitiriyoruz. Böyle zamanlarda, geleneksel aklın ürettiği bir tür çölün ortasında kalıyoruz. Sezgilerimize ve duyarlılıklarımıza musallat edilen zihin oyunları sertliğini tazeledikçe yönümüzü şaşırtıyor. İlk bakışta iyi gelen bu okşayıcı oyunlar, merakımızı ve düşlerimizi inceden inceye yutuyor.

Biz ise, etkisi altına girmeye can attığımız o egemen anlayışın varsayımlarıyla oyuna dâhil ediliyoruz. Böylece güvende olduğumuzu sanıyoruz. Oysa çağımızda parlatılıp önümüze konan duygu, anlayış, sanat ve kültür; anlamaya değil, tüketmeye hizmet ediyor.

Farkında mıyız? Uzun yol yapmayı unuttuk. Uzun uzun konuşmayı, durup dinlemeyi, aralıksız hissetmeyi unuttuk. Hayatın kendine özgü geometrisini, mimarisini; yavaşlığıyla özgürleştiren o doğal akışı bilmez olduk. Hiçbir şeye yabancı kalmadığımızı sanıyoruz belki ama gerçekte, basit ve doğal olanın yabancısıyız.

Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu’ndaki karamsarlık da böylece anlam kazanır. Çünkü Hesse, kurumların ve insanların acımasızlığı karşısında bile kendini dışarıda tutmaz. Eleştiri oklarını önce kendine yöneltir; yargılamayı ve yadsımayı ilk olarak kendinde dener.

Sevdiğimiz şeyler için uğraştığımızı iddia ediyoruz ama çoğu zaman sevdiğimiz şeyler bile bizi tedirgin eder. Çünkü kusursuz ve mekanik bir düzene inandırılmışız. Oysa bunun dışında, insana zarar vermeyen binlerce yol vardır. Mesela, insanın hayatla bağının temiz kalması en üst erdemdir. Yararlı bir düzen, güler yüzlü ve dürüst bir ortam; zihnin yoksun kaldığı özgürlük ve öze dönüşün kapılarını aralar.

Örneğin bir bakış… Bir bakış sadece bir bakış değildir. İçinde sert bir eleştiri de barındırabilir, yumuşak bir umut da. Hesse’nin dediği gibi, bir bakış çağımızın bencil ve açgözlü çabalarını, kendini beğenmiş entelektüel oyunları bozabilir; hatta insanlığa yeni bir soluk verebilir.

Gerçek aydın, kendi yanındaki acıyla yüzleşerek konuşandır. Sokağındaki şiddeti, mahallesindeki istismarı, kentindeki sömürüyü dert edinenin yükü ağırdır; ama sözü de gücü de tüm zamanlarda geçerlidir. Kendine yetişmeyen, kulağının dibindeki kedere kör olan, dünyayı nasıl iyileştirsin ki?

Amacımız yaşamak ve yaşatmak olmalı. Ezberleri tekrarlamak ya da üretilmiş öykülere tapmak değil. Hayatın büyük portresi içinde, parlak ama küçük bir rengin temsilcisi olabilmeliyiz.

 

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Bozkırkurdu – Hermann Hesse

İnsan Psikolojisi – Alfred Adler

Hayatın İçindeki Küçük Bir Rengin Temsilcisi Olmak
YORUMUNUZU YAZIN, TARTIŞMAYA KATILIN!
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *