Niyet Tek Başına Dünyayı Değiştirmez
İnsanlar vardır; durmadan kendini arar. Kendini ararken, bulmaktan da korkar aslında. Yeryüzünde pek çok kişi, bu korkular nedeniyle kendini gerçek anlamda güvende hissetmez.
Çağımızda, özneyi görkeminde koparan ve yenilgiyi hayatın doğal bir parçası sayan anlayış çoğumuzu esir alıyor. Bu durum, anlama, sorgulama, hissetme ve kendi özümüze yaklaşma özgürlüğümüzü kısıtlıyor.
Kimimiz ise kendinden fazlasıyla emindir. Bu insan modeli için mala, mülke, şöhrete veya bilgiye sahip olmak her şeyi tanımlar. Böylece zihinsel çarkını, “sahip olma” motivasyonu ile yönetir. Ancak asla hayatın gerektiği gibi engellenmiş benliğine doğru yönelmediğinin farkına varamazlar.
İnsanlar vardır; bahara “hoş geldin” demeye bile cesaret edemez. Kendi yetersizliğinin ve iç karmaşasının farkında olmayanlar ise kendini hiç aramaz.
Bazıları için üzüntü, kaygı ve olumsuzluk neredeyse hayatın ana konusu hâline gelir. Üzüntü üretme becerilerini ise “duyarlılık” ve “ilgili olmak”la açıklarlar. Oysa kendini yönetebilmek; hayatın ve doğanın içindeki gerilimlere, düzensizliklere, soğuk ve sıcak zeminlere eşlik edebilmek, en güçlü duygusal olgunluklardan biridir.
Unutmamak gerekir ki sürekli kaygı, çoğu zaman bunalım ve felaket senaryolarının yansımasıdır.
Ve kaygı bulaşıcıdır. Daha da ilginci, kaygılı insan çoğu zaman çevresini de kendi ruh hâlinin hegemonyasına çekmeyi başarır. Yenilgi duygusu artık o kişinin zihninde yerleşmiştir. Oysa yaşamı seçmek; maddesel ve algısal arzulara bağlanmadan, canlılığı, bütünlüğü ve sevgiyi görünür kılmaktır.
“Olmak ilkesi” ile kurulmuş yaşamsallık yerine, kazanç, şöhret veya iktidar tutkusu yeryüzünün mutluluğunu çalar. Sonra insan kendinden kopar, sevinçleri, neşeyi ve coşkuyu suçlu görür.
“İnsan, kendi içinde devrik değilse kolay kolay yıkılmaz.” Kusurlarımızla ve eksiklerimizle yüzleşmeden; bireysel ve toplumsal sorunlara yapacağımız katkı da buharlaşır.
Elbette korku, kaygı ve hayal kırıklıklarını yeryüzünde sürekli canlı tutulan egemen bir düzen var. Ve bunları besleyen ekonomik, sosyolojik, politik ve psikolojik koşulları görmeden, verdiğimiz tepkiler yapıcı olamaz. Çünkü güç ile sağduyu arasında zorunlu bir çelişki vardır.
İnsanların psikolojik ve sosyolojik eğilimlerini her zaman çözümlemek mümkün olmayabilir. Ama ister şiddet ister otorite ister barışçıl dürtüler olsun; hepsi insanlık tarihinin parçalarıdır.
Bunları tek başına dizginlemeye çalışmak, bir dünya savaşına tek başına karşı çıkmak gibidir. Belki kötümser bazı şeyler tamamen yok edilemez. Niyet de tek başına dünyayı değiştirmez; ama olumsuzlukları daha insani, barışçıl, adil ve eşitlikçi bir yöne taşımak ise mümkündür.
Asıl mesele; insanlığı, doğayı ve yaşamı felaketlere sürükleyen kötülüğü görebilmek ve buna karşı durabilmektir.
Yanlış ile doğru arasında sıkışmak büyük kayıp yaratır; üretme gücü zayıf olanlar dar alanda sıkışır. Bir düşünce, duygu veya sistem tesadüfen doğru ya da yanlış değildir. Fromm’un dediği gibi; “Dünyamız engellemeler dünyasıdır.”
Mutluluk, sevinçler ve içsel bağımsızlık, kendi öz yapımıza uygun özgürleşme isteği engelleniyor. Kısacası, insani kopuşlar incitmeyi ve sömürmeyi sürdürüyor; başkalarını ezen değirmen taşı gibi mutlulukları öğütüyor. Her kopuş, kendimizden, doğamızdan ve kolektif bağlarımızdan uzaklaştırıyor.
Oysa varoluş; seni, beni, onu ve tüm varlıkları aynı çemberde buluşturur. Kendine özgü bir akıl ve derin bir yaratıcılıkla ilerler.
En yüksek plana sahip olan bile, karşı taraftan doğacak ortak aydınlığa, başka varlığa ve diğer kalplere muhtaçtır.
Lao Tse der ki: “Yapmaya giden yol, olmaktan geçer.”
Eckhart ise insanların ne yapmaları gerektiğini değil ne olduklarını düşünmeleri gerektiğini söyler.
Belki de bu anlayışı benimseyerek, gerçek görkemimizi inşa etmemiz bekleniyordur.
Yararlanılan Kaynaklar Alıntılamalar:
Ruhları İyileştirenler- Stefan Zweig
Sahip Olmak ya da Olmak-Erich Fromm
İnsan Olmak-Engin Gençtan
