Yaralı Dokuları Onarmak Zorundayız
Çoğu zaman, büyük bir susamışlıkla gülümseten anları ve pozitif ihtimalleri bekleriz. Kimi zaman ise ortama sinen karamsarlığı bastırarak nefes alırız. “Her tatsız olanı bastırdığımız gibi.”
Belki de Sigmund Freud’un işaret ettiği gibi; insan, en derin hislerini bile her zaman tam olarak tanımlayamaz. Mutlak bir sonuca varmak zordur.
Ama yine de insan, en sarsıldığı anlarda bile mutluluğu yakalayabilir. Belki de umut, kendini böyle kurtarır. Yeryüzünün naif, yapıcı ve ince ruhlu varlıkları, hepimizde başka izler bırakır. Yumuşak kişiliklere imrenirken bile mutluluğa sarılmak… ne harika.
Bugün sıkça dile getirilen bir düşünce var:
İnsancıl ve empatik duyguların geçmişte daha yoğun yaşandığı. Bu insanları değerli kılan, yürürken bıraktıkları o temiz izlerdir.
Ne var ki, övgüyle andığımız hoşgörü ve empatiyi çoğu zaman başkalarına havale ediyoruz. İyi olmayı bir başkasının görevi gibi görüyoruz.
İnsanın, kendi kurduğu dünyada ezilip küçülmesi ne kadar da dramatik…Büyük uygarlıkların deneyimlerine rağmen, kurduğumuz dünyaya yabancılaşmakta ısrar ediyoruz. Belki de kırılma, çocukluğumuzu kaybettiğimiz yerde başladı.
İnsan, sevme ve duyumsama kabiliyetini yitirdikçe hayallerini de öldürür; perde arkasındaki acıyı çoğaltıyor. Oysa çocukluk, mavi bir kubbenin altında, bulutların birbirine değdiği bir samimiyet gibidir. Yetişkin dünyanın içine çekilmeden önce, binlerce özgür sonsuzluk barındırır.
Çocukluk, yalnızca geride bırakılan bir dönem değildir. Coğrafya, kültür ve tarih içinde biçimlenir. Maruz kaldığımız her etki; insanın insanla ve doğayla
kurduğu ilişkiyi belirler. Sevgi verirsek sevgiyle karşılaşırız. Şiddet üretirsek öfkeyle. Kalıplar arttıkça, içimizdeki görünmez esaret de büyür.
Kısacası, yeryüzünün en iyimser hali gözlerimizin önünde can çekişiyor. İnsanlığın çocukluk evresi, en saf ve en temiz noktadır. Yağmuru içine çeken, yüzünde menekşeler açan o çocukluğa bugün daha çok susuyoruz. Çünkü kin büyüdükçe, şiddet meşrulaştıkça ve iktidar hırsı arttıkça sömürü de sınır tanımıyor.
Savaşlar ve eşitsizlikler kalıcı hale geldikçe, en çok çocuklar ve kadınlar ilkin zarar görüyor. Kimi zaman ise onları ucuz iş gücü olarak sistemin içinde eziyoruz. Kimi zaman da sevgisizlikle, ihmalle, istismarla yaralıyoruz. Oyunlarını ellerinden alıyor, ruhlarını daraltıyoruz. Daha ağır olanı ise, gücümüze güç katmak uğruna onların üzerine ateş ve zehir yağan bir dünyanın parçası olmamız.
"Oysa insanlığın başlangıcından itibaren, tüm ilkel toplumlar da bile yeni doğan ve doğacak her bireyi hayatta tutabilmek hayatın bir ön koşulu olarak görülüyordu." Bugün ise çocukluğu sorunlu bir geçiş dönemi gibi görmek, en büyük kayıplarımızdan biri.
Çocuğu eksik ve yetersiz gören zihniyet, bugün ona yönelen şiddetin zeminini hazırlıyor. Bu yüzden, insanlık nereden yara alıyorsa, oradan karşı durmak gerekir. Eksik yanlarımızı tamamlamak, yaralı dokuları onarmak zorundayız.
Çocukluğu ihmal edilmiş bireylerden oluşan bir toplum; ne duyarlı olabilir, ne barışçıl, ne de adaletli.
Çocukluğu tüketen bir dünya, hayatın anlamını da küçültür.
Vigdis Hjorth’un dediği gibi:
“Bazen geç olur, bazen düzeltmek artık mümkün değildir.”
Yararlanılan Kaynaklar ve Alıntılar:
Umut C.Karaoğlan-Dergi Park
(“Çocuk ve Çocukluk” Kavramının
Tarihsel Süreçte Değerlendirilmesi)
Vigdis Hjorth-Miras
