Zirvesinden Vadisine Kadar Yaşam Bizim

YAYINLAMA: 13 Ocak 2026 / 00.00 | GÜNCELLEME: 12 Ocak 2026 / 17.22

Yaşamı bu kadar soğuk karşılamayı hangi ara normal saydık? Duygudan, sempatik bağlardan kopuşu; insanın toplumsal aşamalarını ve empati potansiyelini ne zaman bu denli yitirdiğini anlamak gerçekten zor. Farkında mıyız? Ruhumuz güzelliklere uzanmak isterken, onunla ne çok didişiyoruz.

Şöyle bir baktığımızda, yeryüzünün tepesinde kocaman bir soğukluk bulutu duruyor; bütün koyuluğuyla başımızın, gözlerimizin, bedenimizin ve ruhumuzun üzerine kapanmış. Nefesimize sinen bu soğukluk, yaşam ilişkilerimizin her dokusuna sıkıca sarılmış.

Bu bayağılıktan kurtulmak hayal gibi görünüyor. Çünkü kendimize olan güven çalındı. Harekete geçemeyeceğimiz duygusu bilinçli olarak üretildi. “Hiçbir şey değişmez” psikolojisi ajite edildikçe biz ehlileştik. Bir uyku tulumunun içinde kımıldamadan gecenin bitmesini beklemek-ne büyük acı.

İnsanın özü üzerinde biriken bu koyu sis nasıl bağırıp çağırıyor, bütün gerginlikleri nasıl uyandırıyor… Bunu fark ettikçe insan sarsılıyor. Bu denli gerginliğin; bağırışın, çağırışın ve kan dondurucu yönelimlerin her düzlemde olağanlaşması, amaçsız bir ölüseverliğin işareti değil mi?

Kişiler ve sistemler, bütünüyle başkalarına eşit olmayı, onlarla özdeş olmayı çoktan unuttu-unutturdular. Barış diyenlerin, adalet diyenlerin; sömürüye, modern köleliğe ya da işgale karşı özgürlükten ve doğal yaşamdan söz edenlerin sesi bir çırpıda boğuluyor.

Modern çağda sinsice kişisel çıkar peşinde koşanlar, yaşamı bir kadehte boğuyor. Yürekleri çatlayan ve küçülenler, her hissi bir hüzün çukuruna bulayabiliyor. Bebeğin acı sesine gülümseyenler, yalnızca muharebe şarkıları dinleyebiliyor.

İnsanı, doğayı, çocuğu ve kadını felç eden egemenliği teşvik etmek; bu yıkıcılığı özendirmek ve buna karşı engelleyici görev üstlenen her dayanışmayı esir almak, yeryüzündeki dürüstlüğü, sevgiyi, duygusallığı ve yaratıcı yetenekleri yok ediyor.

Karanlıkta işledikleri suçların yüzünü çarpıtanlar, keselerini dolduruyor diye övgü bekliyor. “Sahip olmak isteyenler,” aşkı, ışığı, dostluğu ve neşeyi kalbinde tutamayanlardır; gündüz güneşin, gece yıldızların önünde özgür olmayı tadamayanlardır. Halil Cibran’ın sözleriyle: “Kalbin volkansa, ellerinde çiçek açmasını nasıl beklersin?”

Kimseden ödünç almadık yaşamı. Zirvesinden vadisine kadar; çöller, denizler, masallar ve aşklar hepimizin. Nefret soluyan, korkuyu sulayan, gözyaşı eken o koroda yer almak zorunda değiliz.

Duymak gerek, sebepsiz yere eziyet çeken dünyayı. Dünyanın çocuklarının nasıl kederlendiğini, nasıl ah ettiklerini duymak gerek.

Bir Afrikalı sözünde denildiği gibi:

“Bizim suyumuz, bitkimiz, petrolümüz, hayatımız-her şeyimiz vardı; ta ki silahı olanlar gelip hepsine el koyana kadar.”

Lübnanlı Mikhail Naimy’nin dizelerinde seslenildiği gibi:

“Duyun dünyanın annelerini-nasıl ağladıklarını, nasıl inlediklerini;

Dinleyin babalarını-nasıl kederlenip nasıl ah ettiklerini…”

Büyütülürken sevgi verilmeyenler, sevgiyi nasıl yaşatsın?

Merak ediyorum: Gün ışığının rengini verdiği bir portakalın uyandırdığı duyguların, bir gün çorak topraklar gibi açıklanamaz bir hüzünle solabileceğini hiç düşündük mü? Bir lale, papatya ya da kardelenle karşılaştığımızda onu artık hissedemeyeceğimiz bir zamana yaklaştığımızın farkında mıyız? Ruhu boş ve ışıksız bırakmak — her birimizin tufanı.

Elbette hayata arkasını dönen, tuzak soruların havasına kapılmanın bir anlamı yok. Ama karanlıktan başka bir şey yokken insan soru sormadan durabilir mi? Karanlığın doğası, içine aldıklarına kendini unutturmak değil mi? Nasıl bir karanlıkta olduğumuzu bilmenin zamanı gelmedi mi?

Ama sen, ben-çabalamasak bile-karanlık aydınlığa dönmek zorundadır.

 

 

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Kum ve Köpük – Halil Cibran

Mirdad’ın Kitabı – Mikhail Naimy

İnan Olmak Üzerine – Erich Fromm

Zirvesinden Vadisine Kadar Yaşam Bizim
YORUMUNUZU YAZIN, TARTIŞMAYA KATILIN!
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *