Zihnimizi ve Kalbimizi Düşürmeyi Bırakın

YAYINLAMA: 10 Şubat 2026 / 00.00 | GÜNCELLEME: 09 Şubat 2026 / 17.27

Her şeyin olumsuz sonuçlarını 21. yüzyıl insanına ya da onların yeni ilgilerine bağlıyoruz. Daha öncemiz mükemmelmiş gibi yeniye dövünüyoruz. Kötülük, şiddet, öfke, bencillik, aldatma ve yıkıcılık sanki hiç olmamış gibi her tehdidi bugünle tanımlıyoruz.

Yazılı değil de sözlü bir tarihin canlı ve objektif haline ulaşabilseydik; belki eski ile yeninin kıyasını adaletlice yapabilirdik. İnsanın oluşturduğu uygarlıkların, medeniyetlerin, bilgilerin, şehirlerin ve devletlerin karanlığı her zaman aydınlığa direnmedi mi?

Nüfus çoğaldıkça göçler başladı, kaynaklar sömürüldükçe eşitsizlik arttı. Sermayeleşme ilgi çektikçe kölelik icat edildi ve yeryüzü bir talana dönüştü. Böylelikle tüm bu akışa uygun, sistemin devamını sağlayacak insan ve toplum modeli şart oldu. Psikolojik, sosyolojik, kültürel ve zihinsel her ucumuz peyderpey kurgulandı.

İnsana icat edilen kimlikler, varoluşu sürekli inciterek ve yok sayarak katılaşıyor. Görmeyi engelleyen her ayrıştırma bütünlüğü dağıtıyor; en iyi duyguları ve en derin hisleri köklerinden koparıyor.

Toplumlar siyah ve beyaz arasına sıkıştırıldığında, kendisiyle aynılaşmayan her hayat görüşünü reddediyor. Kimimiz ya siyah ya da beyaza yakın olarak nitelendirildiğimiz için, kimse mutlu olup olmadığımızdan söz etmiyor.

“İnsan var olduğu andan bu yana dünyayı, evreni ve sonsuzluğu tanımaya ve anlamaya çalışıyor” düşüncesi elbette geçerliliğini koruyor. Ancak bu ilerleyişte insan en çok kendisiyle boğuşuyor; kendine şeffaflıkla ve sakince yaklaşmıyor. Çokça tartışıldığı gibi, insan mutlu olmayı, mutlu etmeyi unuttu.

İnsan en çok kendinden kopuyor, kendindeki bariyerleri yükseltiyor. Böylece yalnızlığın göbeğinde asılı kalıyor. Kendi varlığına yüklediği anlamı, ilişki tarzını ve özellikleri abarttığından olacak ki insan tutkusuzca soluyor.

İnsanın temel işlevi yalnızca mevcut yaşamı sürdürebilmek değildir. Bulunduğu dünya içinde kendine özgü duygularıyla, hisleriyle, öz gücü ve anlayışıyla mütevazı biçimde yer edinebilmesi; yaşamı boyunca doyuma yaklaşabilmesi gerekir.

Kendimize rağmen, kendimizin önüne koyduğumuz engellere rağmen hayat yürüyor. Ama bu; içimizden gönüllüce gelen, özgürlük alanları açan bir hayat mı, bunu yeniden sorgulamak gerekiyor. “Bizim dışımızda kurallar belirleniyor, bizlerle ilgisi olmayan nedenlerle hayatlarımız şekilleniyor.” [1]

Hayatımızın planları önceden oluşmuş; içimizde yeri olmayan öncelikler neyi aşmamız gerektiğini belirsizleştiriyor. Doğrudan içinde olmadığımız bir hayat, bizim hayatımız değildir. İçinde bizim olduğumuz acı da, hüzün de, sevinç de umudu ve özgürlüğü çoğaltır.

Engin Gençtan’a göre: “İnsan, özgür olmak için neyi aşması gerektiğini bilmeli. İnsanın içinde ürettiği kargaşa, dış dünyadaki gerçek tehlikelerden daha ürkütücüdür.” Bilinmeyenlerin sayısını azaltmalıyız. Anlamadığımız şey bize ürküntü ve korku pompalar.

Her birimiz dünyamızda ilerlerken, ışık yakma yolunda olanlarla bağlantılı olmalıyız. Doğamıza döndükçe, doğamız sıradanlıkla çekişecek; böylece iyileşen ve seven bir ruh yaratmış olacağız. Çünkü insan kendini buldukça gözü aydınlığa, gönlü sevgiye bakar.

Hepimizin hayatı Goethe, Nietzsche ve Dostoyevski’nin dediği gibi bir çemberdir; kendine yeten varoluşun çemberidir bu. Tamamlanmamış ve durmadan gelişme halindedir.

En derinimizde olana inmemiz gerekiyor. Karamsarlık ancak böyle kazılır. Onun için diyoruz ki: Bırakın gökkuşağına oturmayı; bulutlarda süzülmeyi ve okyanusta boğulmamayı deneyelim.

Gaste, “Bana bir şarkı söyledi; dünya şekil değiştirdi ve gökyüzü keyiflendi,” diyordu.

Zihnimizi ve kalbimizi düşürmeyi bırakın; onları özgür bırakın ki dünya nefessiz, sevgisiz ve duygusuz kalmasın.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

İnsan Olmak-Engin Gençten

Ruhları İyileştirenler-Stefan Zweig

Ulus Baker- ulusbakerr.fn-[1]

Zihnimizi ve Kalbimizi Düşürmeyi Bırakın
YORUMUNUZU YAZIN, TARTIŞMAYA KATILIN!
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *