OSMANLI DÖNEMİNDE İHBARCILIĞIN YÜKSELİŞİ

YAYINLAMA: 02 Nisan 2026 / 00.00 | GÜNCELLEME: 01 Nisan 2026 / 18.01

Çağdaş ülkelerin yönetimlerinde “Kuvvetler ayrılığı” ilkesi asla ödün verilmeyen bir titizlikle korunur.  Kuvvetler ayrılığını oluşturan yasama, yürütme ve yargı, devletin temel işlevlerini yürüten ve demokratik sistemlerde  farklı organlarca kullanılan çok önemli  üç erktir. Yasama görevi ; daha çağdaş ve güvenli bir ülkede yaşamayı gerektiren kanunları yapmak üzere TBMMye, yürütme görevi ; halk tarafından seçilen tarafsız cumhurbaşkanına, yargı görevi ; uyuşmazlıkları çözerek hukuka uygunluğu denetleyecek bağımsız mahkemelere verilmiştir.

Merkezi otoriterin aşırı güçlendiği ve kuvvetler ayrılığını giderek tek bünyede topladığı, hukuksuzluğun egemen olduğu dönemlerde demokrasi rafa kalkar, halk tedirgin, güvensiz hisseder, hatta ekonomi bile bu olumsuzluktan etkilenir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda insanların birbirini ihbar etmeye en yoğun şekilde yönlendirildiği ve bu durumun bir devlet politikası haline geldiği dönem olan  II. Abdülhamid Dönemi (1876-1909), özellikle de "İstibdat Dönemi" olarak adlandırılan süreçtir.

Bu dönemin en belirgin özelliği, devletin bekasını korumak ve muhalif hareketleri engellemek amacıyla kurulduğu söylenen, kural ve yasa dışı devasa istihbarat ağıdır.

II. Abdülhamid, Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sonrası Meclis-i Mebusan’ı kapatarak yönetimi tamamen Yıldız Sarayı’na toplamış. Bu dönemde kurulan Yıldız İstihbarat Teşkilatı, imparatorluk tarihinin en geniş kapsamlı ajanlık ve ihbar ağını oluşturmuş.

Devlet tarafından maaş bağlanan profesyonel hafiyelerin yanı sıra, halkın içinden sıradan insanlar da ihbarcı  olmaya teşvik edilmiş.

Bu dönemde ihbar mektuplarına "jurnal" denirmiş. Memurlar, komşular, hatta aile bireyleri bile birbirleri hakkında saraya jurnal göndermeye yönlendirilmiş; karşılığında para ödülü verilmiş ya da onlara çıkar sağlanmış.

Kitaplar, gazeteler ve hatta günlük konuşmalar sıkı bir denetim altına alınmış. Bu hal öyle akıllara zarar bir hale gelmiş ki padişahın burnu büyük ve çirkin olduğu için coğrafya kitaplarından  "burun" sözcüğü çıkartılmış.

Bu durum sadece kitaplarla sınırlı kalmamış,  tiyatrolarda oyuncuların burunlarını silmesi veya sahnede burun kelimesini telaffuz etmesi bile jurnalciler tarafından "şüpheli hareket" olarak raporlanmış.

Merkezi otoritenin akıl almaz uygulamaları toplumda inanılmaz bir güvensizlik ve korku iklimi yaratmış. İnsanlar en yakınlarına bile güvenemez hale gelmiş, kahvehanelerden devlet dairelerine kadar her yerde bir "jurnalci" olabileceği endişesi yayılmış. Ekmeğini bütün tutmaya uğraşan yoksul simitçi bile dinlendiğinden ve bir gece yarısı evinden alınıp götürüleceğinden korkar olmuş.. 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte ilk yapılan işlerden biri, Yıldız Sarayı'ndaki yüz binlerce jurnal dosyasının yakılması veya imha edilmesi olmuş. Yıldız; padişahın sarayının adı olduğu için, gökyüzündeki yıldızlardan bahsetmek bile "sarayı gözetlemek" olarak ihbar edilmiş.

II. Abdülhamid dönemindeki bu ihbar ve gözetleme atmosferi, hem o dönemi yaşayanların anılarında hem de Türk edebiyatının kilometre taşı sayılan eserlerinde çok çarpıcı bir şekilde işlenmiş.

O dönemin yazarları, toplumun üzerine çöken bu sessizliği ve "her an izleniyoruz" hissini eserlerine yansıtma ihtiyacı duymuşlar.

Halit Ziya Uşaklıgil , Mai ve Siyah romanında sadece hayal kırıklıklarını değil, dönemin basın üzerindeki ağır sansürünü ve yazarların her an bir jurnal kurbanı olma korkusunu da işlemiş.

Hüseyin Rahmi Gürpınar, eserlerinde mahalle aralarındaki dedikoduların nasıl birer siyasi ihbara dönüşebileceğini mizahi ama iğneleyici bir dille anlatmış.

Mehmet Akif Ersoy, Safahat'ta bu dönemi tasvir ederken, insanların birbirinin yüzüne bakmaya çekindiğinden, evlerin içine kadar giren casusluk faaliyetlerinden dert yanmış.

O dönemin siyasi figürlerinin anıları, ihbar sisteminin ne kadar gülünç ama bir o kadar da ürkütücü noktalara vardığını gösteriyor.

Örneğin, defalarca sadrazamlık yapmış olan Küçük Sait Paşa, bir jurnale kurban gitmemek için İngiliz Elçiliği’ne sığınmak zorunda kalmış. Anılarında, en masum kelimelerin bile nasıl "padişaha hakaret" olarak raporlandığını detaylı olarak anlatmış.

Jurnalcilerin en büyük silahı "şifreli anlamlar" üretmek olmuş. Osmanlı’nın anayasal düzenini kuran Mithat Paşa, kendisine yönelik jurnaller ve ardından kurulan Yıldız Mahkemesi ile tasfiye edilmiş. Bu süreç, ihbar mekanizmasının en üst düzey devlet adamlarını bile nasıl yok edebildiğinin en acımasız kanıtı olmuş.

Ne mutlu ki kötülüklerin de sonu geliyor. 1908'de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde halkın ilk tepkilerinden biri, yıllardır hayatlarını karartan o meşhur jurnallerin peşine düşmek olmuş. Yıldız Sarayı'ndaki binlerce dosya dolusu jurnal, Sultanahmet Meydanı'nda ve diğer meydanlarda yakılmış; insanlar bu kağıtların küllerini izleyerek bir devrin kapanışını kutlamış.

Kıssadan hisse ; böyle akıl tutulmalarının yaşanmadığı huzurlu, aklı selim, özgür günlerde sonsuza kadar yaşamak için muhakeme gücümüzü ve aklımızı sonuna kadar kullanalım.

 

OSMANLI DÖNEMİNDE İHBARCILIĞIN YÜKSELİŞİ
YORUMUNUZU YAZIN, TARTIŞMAYA KATILIN!
Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *