“Geldik, Duyduk, Anladık...” Diyebilmek
Jung’un bilinçaltının kocaman bir tarih deposu olduğu tespiti, aslında hepimizin karşılaşmaktan korktuğu karartılmış dönemlerimize dair bir itiraftır.
Önümüze serpilen sınırlar, ehlileştirme zorbalığı ve bazı durumlarda içsel sevgilerimizi, arzularımızı reddetmeye zorlanmamız; bizi kolektif bir varoluştan bireysel tükenmişliğe sürüklüyor. Kendimizi teslim alan bataklıktan çıkmak öyle kolay olmuyor.
Bunun için öncelikle kendimizi tanımamıza hemen her bilge atıfta bulunur. Ama bizi kendimize yabancılaştıran dayatmaları reddetmeden özgürleşmek de mümkün mü? Çünkü iradeyi teslim alan mekanizmalar durmaksızın işlerken, duyguları bastıran savaşlar içimizde cirit atıyor.
Kendini tanımak biraz da bilinmek ve anlaşılmakla ilgili bir akış değil mi? Elbette insanın kendini abartmaması, kendine gerçekçi bir aynadan bakabilmesi, en derinden gelen yıkıcı çelişkilerini törpüleyip daha yararlı bir biçime dönüştürmesi önemlidir. Belki de Sigmund Freud’un dediği gibidir; her kıyıda iyiler de kötüler de yaşar. Ama mesele burada iyileştiren, sevdiğimiz ve ilerletmek istediğimiz durumları özne yapabilmekte.
Belki de en büyük kederimiz ya da içten içe ağlamamız; anlaşılmamak ve anlaşamıyor olmaktan besleniyordur. Görmek istemeyen, görmeye cesaret edemeyen insan; ah vah eden duyguları büyütür.
Sesi duyulmayan o kadar çok insan var ki; her sokakta, her evde onlara rastlayabiliriz. Aynı evin içinde bile göz ardı edilmeyi doğal sanıyoruz. Belki de yaslarımızı, ümitsizliği ve acılarımızı katılaştıran şey; iniltilerimizin duyulmamasıdır.
“Ne kadar çok insan gerçeklere gözünü kapatırsa, o kadar fazla insan mağdur oluyor;” hayattan kopanların sayısı büyüyor. Böylelikle her yerde bir otorite türüyor. Egemen dünya kimi zaman erkek, kimi zaman baba, kimi zaman koca, kimi zaman da kültürel ve politik alanlardan üzerimize çöküyor.
Otoriteye, üstünlük anlayışına boyun eğmek; bize bırakılan en köklü ama en yıkıcı miraslardan biridir. Bu miras, kör noktalara odaklanmış ve başkalarının acılarına göz yummak üzerine kurulmuştur.
Bir başkasının acısını, yasını ve sorununu görmemeyi öğrenmek, insanlığın gelişiminin önündeki en ciddi engellerden biri değil mi?
Elbette hayatın sahnelendiği yerde travmalar da eksik olmayacak. Ama anlamak, anlaşılmak ve görülmek sarsıntılarımızı iyileştirebilir.
Sevgisizlik, öfkeli ruh hâli ve kolayca incitmek bize devredilen miraslarsa, bu armağandan vazgeçebiliriz. Bu mirasın sana ve kendimize ne yaptığını çoğu zaman anlamıyoruz.
Birisi sokakta “Yoksulum” dediğinde, bir başkası “Hakkım elimden alınıyor” diye seslendiğinde ya da bir diğeri “Şiddete uğruyorum” dediğinde inanmıyoruz. Daha doğrusu inanmamayı tercih ediyoruz. Çünkü bize, olandan daha iyi bir hayatın mümkün olduğuna umut bağlamamamız dikte edildi.
İçinde bulunduğumuz düzenin, bizi öğüten çarkın bozulmasından korkuyoruz. Çoğumuz kendisini yeryüzünün bozuk düzenin parçası olmadığını iddia ederek aklamaya çalışsa da eşitsizlikler, savaşlar, ayrıştırmalar ve her tür sömürü bunun tersini gösteriyor.
Unutmayalım; hikâyeler de yalanlardan ve yanlışlardan etkilenebilir. Özgün zihnimizle, içgüdülerimizle hareket ettiğimizi sansak da duyularımızın ve duygularımızın her saniye sayısız baskının altında şekillendiğini göz ardı edemeyiz.
Kısacası kimliğimiz, kişiliğimiz, duygularımız ve hislerimiz çoğu zaman yararsız belirsizliklerle besleniyor. Yeryüzünü kasvete ve karanlığa boğan hâl biraz da buradan geliyor. Bu yüzden netliğe ihtiyaç duyuyoruz. Netliği arıyoruz.
Tıpkı “Miras Romanı’nın Bergljot’unun söylediği gibi; “net insanlarla ilişki kurmak, belirsiz konuşanlara, laf kalabalığı yapanlara, bir şey deyip başka bir şey kastedenlere kıyasla daha kolaydır.” Fikriyle zikri birbirini tutmayanlar çoğaldıkça dünyanın keyfi kaçıyor.
“Ya gelişim, aydınlanma, bağımsızlaşma ve hayata yakın olma fırsatını kaçırıyorsam?” diye kendimize sormalıyız. İnsan, itiraf etmediği kendisini yüzeyselliğe mahkûm eder.
Hepimize fayda sağlayabilecek şeylerden neden uzak duruyoruz? Neşeli sesleri yükseltecek güzel duyguların kapılarını kilitlediğimizin farkında mıyız? Ve toplumlar yaralarını okşayarak büyümeyi bırakmalı.
İnsan hayatı başa saramıyor.
Sevecekse sevmeli; çünkü sevgi, kalpleri iyileştiren bir cerrahtır. İnsan kendini yenmeli, sevince engel olan zihniyetini aşmalı ve umudu kısan korkularını yıkmalı.
Yeryüzünün her köşesindeki doğanın ve yaşamların yıkımına karşı sesini çıkaranlar; “Geldik, duyduk, anladık ve yaşamı birlikte kurduk” diyebilir.
Yararlanılan Kaynaklar:
Miras Kitabı-Vigdis Hjorth
Ben Okurum-Miras - Deniz Yüce Başarır, Deniz Bolşoy
