OKUMAKTAN KORKMAYIN
“Edebiyat” kelimesi hem anlamı hem de kökeni bakımından oldukça zengin bir sözcük. Bugün edebiyat dendiğinde aklımıza roman, şiir, hikâye ve sanat geliyor ama etimolojik açıdan incelediğimizde sözcüğün “terbiye”, “incelik” ve “insan yetiştirme” anlamına gelen Arapça “edeb”ten türetildiğini görüyoruz.
Bu kelime ilk dönemlerde “davet”, “toplantıya çağırma” anlamlarında kullanılmış. Zamanla genişleyerek “iyi davranış”, “görgü”, “incelik”, “ahlaki olgunluk” ve “kültür” anlamlarını kazanmış. Yani “edeb”, yalnızca dış davranış kuralları değil; insanın ruhunu, sözünü ve tavrını güzelleştiren bir iç disiplin anlamına geliyor.
Osmanlı döneminde “edeb” sahibi olmak; ölçülü konuşan, insanlara saygılı davranan, bilgili, zarif ve kültürlü kimse anlamına gelirmiş. Bu yüzden “edib” kelimesi de hem “iyi yetişmiş insan” hem de “yazar, şair” anlamında kullanılmış. Buradan türeyen “edebiyat” ise başlangıçta yalnızca şiir ya da roman anlamına gelmiyormuş; insanı kültürlü ve zarif hale getiren bilgi alanlarını ifade ediyormuş.
Edebiyatın kökeninde yalnızca sanat değil, aynı zamanda insanı eğitme düşüncesinin olduğunu da böylece anlamış oluyoruz. Eski medeniyetlerde şiir bilen, güzel konuşan ve hikâye anlatabilen kişiler aynı zamanda toplumun terbiyeli ve bilgili insanları kabul edilirmiş. Çünkü dilin güzel kullanılması, düşüncenin olgunluğuyla ilgili diye düşünülürmüş.
Edebiyatın batı dillerindeki karşılığı “literature”. Bu sözcük Latince “littera” yani “harf” sözcüğünden geliyor. Sözcük içeriği yazılı kültür ve metni ön plana çıkarıyor. Oysa Türkçedeki “edebiyat” kavramı yalnızca yazıyı değil, insan karakterini de içine alan daha derin bir anlam taşıyor. Bu fark oldukça önemli çünkü bizim kültürümüzde edebiyat, sadece teknik bir yazı sanatı değil; insanın kendini terbiye etmesinin de bir yolu olarak görülmüş.
Klasik Türk edebiyatında ve tasavvuf geleneğinde “edep” çok önemsenen bir kavram. Mevlânâ’nın, Yunus Emre’nin ve pek çok divan şairinin eserlerinde bilgi kadar ahlaki incelik de hep ön planda. Tasavvufta sıkça söylenen “Edep ya hu” sözü, insanın önce davranışlarını ve dilini güzelleştirmesi gerektiğini anlatıyor. Bu nedenle edebiyat; yüzyıllardır insanın yalnızca zekâsını değil, ruhunu da geliştiren bir alan olarak kabul edilmiş. Güzel söz söylemek ile güzel insan olmak arasında tarih boyunca güçlü bir bağ kurulmuş çünkü edebiyatın yalnızca akla değil, aynı zamanda insanın vicdanına ve karakterine de hitap ettiği fark edilmiş.
İnsanlık tarihi boyunca savaşlar, göçler, yoksulluklar, aşklar, ihanetler, büyük dönüşümler yaşanmış. İnsan; sınırlı ömründe bunların hepsini yaşayamamış elbette ama edebiyatın hayatını zenginleştirmesine olanak tanıyan insanlar, edebiyattan, bir öğretmen olarak faydalanma başarısını göstermiş.
Savaş psikolojisi iki şekilde öğrenilebilir: Ya gerçekten savaşır ya da savaşları anlatan güçlü eserler okursunuz. Savaş romanlarını okuyan biri; bir annenin evladını kaybetme korkusunu, bir askerin vicdan çatışmasını ya da yıkılmış şehirlerde yaşayan insanların çaresizliğini, o savaşta yaşamın biri gibi hissedebilir. Bir diğer deyişle, okuyucu, yalnızca bilgi edinmez, duygusal olarak da olgunlaşır.
Bir romanın en büyük gücü, okuyucuyu başka bir insanın zihninin içine sokabilmesidir. Tarih kitapları bize savaşların tarihini anlatır; fakat romanlar savaşların insan ruhunda açtığı yaraları gösterir. Bir tarih kitabında binlerce insanın öldüğü yazabilir; ama iyi yazılmış bir romanda tek bir çocuğun korkusu bile insanın yüreğini sarsabilir. Çünkü edebiyat sayılarla değil, duygularla konuşur. İşte bu nedenle roman okuyan insanlar çoğu zaman daha yüksek empati yeteneğine ve ahlaki değerlere sahip olur.
Hayatta karşılaşmayacağımız birçok olayı da yine romanlar sayesinde öğreniriz. Her insan fakirliği yaşamayabilir ama bir yoksulun hayatını anlatan romanı okuyarak onun dünyasını anlar. Herkes sürgün yaşamaz ama sürgün edebiyatı sayesinde vatan hasretinin ne kadar ağır bir duygu olduğunu hissedebilir. Her insan büyük bir aşk yaşamayabilir; fakat edebiyat insan ruhunun aşk karşısındaki kırılganlığını gösterebilir. Böylece kişi kendi hayatında hiç deneyimlemediği duygular hakkında bile fikir sahibi olur.
Hayatta kimi insanlar çıkarcıdır, kimileri fedakârdır; bazıları korkaktır, bazıları cesurdur. İnsan her karakterle birebir karşılaşmasa bile romanlar sayesinde insan doğasının farklı yönlerini görür. Bu da kişiye hayat tecrübesi kazandırır, insanın olaylara daha geniş açıdan bakmasını sağlar.
İnsan bazen yaşadığı duyguların yalnızca kendisine ait olduğunu düşünür. Oysa bir roman okuduğunda, yüz yıl önce yaşamış bir insanın da aynı korkuları, aynı umutları ve aynı acıları taşıdığını görmesi, insana büyük bir manevi güç verir. Çünkü edebiyat insanlara “yalnız değilsin” der.
Bugünün dünyasında insanlar hızla tüketen, hızlı düşünen ve yüzeysel ilişkiler kuran bir yaşam biçimine sürükleniyor. Sosyal medya, kısa videolar ve sürekli akan bilgi insan zihnini tembelleştiriyor. Roman okurken bir karakterin gelişimini anlamak, olayların ruhsal yönlerini kavramak ve satır aralarındaki anlamları görmek dikkat ve düşünce gerektiriyor. Bu yönüyle edebiyat; zihni de eğitiyor. İşte bu nedenle büyük medeniyetlerde edebiyat yalnızca eğlence değil, bir karakter eğitimi aracı olarak görülmüş.
Sonuç olarak insanlar, romanlar sayesinde başka hayatların içine girebilir, başka insanların acılarını hissedebilir ve hiç yaşamadığımız olaylar hakkında derin bir anlayış geliştirebilir. Göçün yalnızlığını, aşkın kırılganlığını ya da yoksulluğun ağırlığını bazen bir roman sayfasında öğreniriz. Bu yüzden kitap okumak yalnızca vakit geçirmek değildir; insan ruhunu büyüten ve kişiyi hayata hazırlayan büyük bir yolculuktur.
Ez cümle edepli olmayı önemseyenler bol bol okumaktan korkmasın.

