Mutsuzluk Günlerini Saymakla Mutluluk Gelmez
Her ne kadar aynı duvarın dibinde oturup kalksak da benzer ortamlarda nefeslensek de “aynı doğuşu” yaşadığımızı iddia edemeyiz. Çünkü beraber ağlaşmalarımız olmuyor; iç yanışları ise hiç duymuyoruz. Ya da ortak gülmeyi çoğalttığımız pek görülmüyor.
Artık zihinleri boğan kanserojen bilgiler içinde birbirimizi seyrediyoruz. Gülmeyen bir dünyadan, haksızlığa boyun eğen bir evrenden, paylaşmayan medeniyetten korkunç karanlıklar büyür.
Onun için gecenin bir yarısında dünyanın yarısı sessizce ağlamasını gerçekleştiriyor. Çünkü duygu ve zihinsel deformasyon sayesinde, çapraz iki ateş arasında kalanları kılımız kıpırdamadan seyrediyoruz.
Ufkumuzu, hayallerimizi, sanatı, edebiyatı, doğru bilgiyi yani serotoninin her katkısını başkasının dişlileri arasına teslim etmek ne denli doğru?
Onun için artık barış için atan kalp az; umut içinde yıldızlarda sallanan, üzgünler için mutluluk yağmuru biriktirenler az ve minik kaldı. Yoksul çocuk için şiir okuyanlar ise azınlık artık.
Çoğumuz sağına soluna ardına bakmadan olanları (savaşı, şiddeti, nefreti, haksızlığı) hızlıca örtbas ediyoruz, değil mi? Yeryüzünde öylesine takılıyoruz. Belki de “yalnızca hacimsel olarak uzayı işgal ediyoruz” diyenler haklı.
Doğru hamlelerin trenini kaçırdığımızda, devamında hakikat yolunu yakalamak zor oluyor. Uçup giden düşlerimize ne çok haksızlık ediyoruz değil mi? “Onların” karanlık odalarda boğuluşuna seyirci kalmak her hayatı dokularından koparıyor.
Kısacası büyük bir kitle kendi özgünlüğünde fikirlerini ortaya koymuyor. Fark etmeden huysuz, yamalı ve çıkarcı kitlenin niyetine geleceği bırakıyoruz. Bin bir derede tepkimizi susturuyoruz. Sonrası mı? Yanlış ve kusurlu olana “yeter artık” demiyoruz.
Çünkü insanlar sistematik ilerleyen kötülüğün yanından geçiyor. Başkalarından gelecek haksızlığa hayır diyemiyor; kötüyle kötü olmak istemiyor. Doğruya doğru demenin sonrasındaki tatsızlıklara maruz kalmamak için deveye hendek atlatıyoruz.
Onun için bitmeyen bir savaş icat oldu. Onun için bitmeyen savaşlar her gün insanlığı kalbinden vururken; herbirimiz daha da yoksullaşırken sadece silahı olanlar zenginleşiyor.
Oysa barış demek, güven duymak ve yaşatmaktır; haksızlığa dur demek, ayrımcılığın ve kast sisteminin çürümüşlüğünü ortaya koymak demektir.
Elbette insan doğduğunda iyiye eğilimlidir; ama her iyiliğin de kırılgan olduğunu insanlık deneyimleri bize göstermiştir. Ruhu, özü, benliği taciz eden nefret taşlarına yaslanmak; barışı da adaleti de özgürlüğü de aşkı da büyütmez.
Elbette her dönemin yıkımları vardır ve bu, en çok yaşadığı dönemi şekillendirir. Yıkıcı sorunla kafa kafaya geldiğimizde korkmuş ve çürümüş hücreleri yeniden canlandırabiliriz.
Artık biliyoruz; insan çoğunlukla yanlış çıkarların ve kendine işlenen duyguların esiridir. Stefan Zweig’ın da dediği gibi: “Aşk, tutku, korku gibi yoğun duygular bireyi hem yüceltir hem de yıkar.”
Bu yüzden egemen akıl, karakterlerimizle sürekli oynar ve bizi en kırılma ana hazırlar. Yoğun duygular değerlidir; iyi ile kötüyü süzebilen toplam bir birikimdir. Onları yıkıcı olmaktan kurtarabiliriz. Duygular her mevsim açılmaya, olumluya hazırlanır.
Mutsuzluk günlerini sayarak mutluluk gelmez. Yaraların ortasında o küçücük elleri hayattan saymadıkça; dağlar, toprak ve karınca bile su içmez olur. Oysa çıkarsızca sevmek, kırık gönüllere dokunmak, bin mavide buluşmak, yedi kıtaya tebessümle sarılmak gözaltındaki kalbimizi özgürleştirir.
İnsan kırıldığı, sarsıldığı yerde mutlaka sessiz bir çağrı alır.
Ve “ah vah etmek” yerine aydınlık sese yönelmelidir.
Bu çatlaktan hep yeni ve özgür bir dünya görünür. Acıyı anlaşılır kılan, özü görünür kılan bir ufuktur bu.
Biz, sorunları görüp duydukça ve sorumluluk aldıkça hayatı büyütürüz.
Yararlanılan Kaynaklar:
Stefan Zweig-Dünün Dünyası.
Stefan Zweig-Satranç.
Halil Cibran-Ermiş.
